menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hz. Osman’ın Halifelik Dönemi Ve Şehadeti

41 0
27.03.2026

Malumunuz Hz. Osman (r.a) dönemine kadar Müslümanlar cuma namazına tek ezanla çağrılıyordu. Ta ki halife olduğunda Zevrâ denilen pazar yerindeki bir evin çatısında önce cuma vaktini hatırlatan ezan okutulur emrini verir, işte o zaman asıl namazın kılınacağını bildiren ezanın okunmasıyla birlikte cumaya çağrı için çifte uygulamaya geçilmiş olunur. Böylece bu çifte uygulama sayesinde bir kısım müminler işe dalıp cumayı kaçıracak gibi olsalar da ikinci çağrıyla gafil davranmamış olurlar. Hatta bu çifte ezan çağrısı ashab tarafından güzel bir uygulama olarak karşılık bulur da. Sadece uygun karşılanmayan Arafat'ta cem-i takdimle ikişer rekât kılınan öğle ve ikindi namazlarının dörder rekât kıldırılması ictihadıdır. Özellikle bu içtihada Hz. Ali (k.v) tarafından bile itiraz edilmiş, hatta bu konu sert tartışmalara yol açmıştır, derken bu uygulama ancak halifelik müddetince sınırlı kalabilmiştir.

Mushaf’ın tertip hale getirilip çoğaltılması

Kur’an ilk olarak Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminde Mushaf hale getirilmiştir. Hz. Osman (r.a) döneminde ise kurulan heyetin çalışmaları neticesinde o güne kadar değişik lehçelerde yazılı Kur’an nüshaları yakılması gerçekleşir. Böylece bir zamanlar ashabın şahitliğinde Peygamberimiz (s.a.v)’in eşi Hz. Hafsa annemizin evinin duvarında asılı duran tek bir Kur’an’dan 6 adet aslına uygun olarak Mushaf halde çoğaltılması suretiyle büyük İslam merkezlerine gönderilmesi sağlanır. Anlaşılan o ki, altı adet çoğaltılıp gönderilen Kur’an-ı Kerimlerin Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminden farklı yanı Mushaf’ın bugün elimizde olan şekliyle tertip üzerine yazılmış olmasıdır.

Bu dönemde hoşa gitmeyen bir takım icraatlar da vardı ki; bunlardan hoşa gitmeyen örneklerden mesela Mervan’ın otuz deve yüklü hurmalarını “Halifenin selamı var” diyerekten satışa çıkarılıp şikâyete konu olmasına rağmen Hz. Osman (r.a)’ın yeğeni ve damadı olması hasebiyle hakkında herhangi bir ceza-i müeyyide uygulanmaksızın geçiştirilmiş olmasıdır.

Hz. Ömer (r.a) devrinde Muaviye b. Ebi Süfyan, Şam’a vali atanmıştı. O sürekli gözünü Kıbrıs’a dikmişti, bu niyetini bir şekilde halifeye bildirmeyi de ihmal etmez. Fakat Hz. Ömer (r.a), bizatihi Amr b. As’ın ağzından dinlediği; Denizin durgunluğu gönülleri okşadığını, ancak coştuğunda dalgaların insanlara acımadığı yönünde aldığı bilgiye dayanarak “Müslüman’ın tek bir kılının dokunulmasına karşılık asla Rum ilinin zenginliğine değişmem” şeklinde verdiği cevapla zihninde kurguladığı o denizin öteki yakasını fethetme hayallerine geçit vermeyecektir. Ta ki Hz. Osman (r.a) halifelik döneminde şartlar elverişli hale gelir böylece o düşünceler Kıbrıs’ın fethedilmesiyle gerçekleşmiş olur. Ve bu kazanılmış savaşta çokça ganimette elde edilmenin yanı sıra Hz. Osman (r.a) döneminde İslam dünyasının sınırları daha da genişler hale gelir. Hatta Arabistan, Afrika’nın büyük bir kısmı, Türkistan, İran, Kafkasya gibi alanlar buna dâhil olup İslam dairesinin sınırları İstanbul surlarına kadar dayanırda. Derken Muaviye dönemiyle birlikte bu sınırlardan daha ötesine geçilemeyecektir.

Günlerden bir gün Ka’b b. Ubeyde ilmi bir konuda halife ile münazara yapıyordu ki, ses tonu edep sınırlarını aşacak dozda olması Mervan’ı rahatsız etmişti. Mervan bu durum karşısında Hz. Osman (r.a)’a hitaben şöyle der;

-“Ey Osman! Böyle adamlara yumuşak davranırsan bir gün gelir tepene de binerler, oysa böylelerinin hadlerini bildirmen gerekirdi.”

Bunun üzerine Ka’b huzura çağrılıp sırtına yirmi kırbaç vurulur. Ancak Ka’b üst üste kırbaçları yedikçe, halife de sanki kendisi kırbaçlanmışçasına acısını yüreğinde hisseder.

Nitekim Hz. Osman (r.a) daha fazla yürek acısına dayanamayıp Ka’b b. Ubeyde’yi bir kez daha huzura çağırdığında helalleşmek üzere sırtını açıp ondan kırbaçlanmasını talep eder.

Ka’b bu durumda şöyle der:

-Ey Müminlerin Emiri! Sizlere hakkım helal olsun, benden her şeyi yapmamı isteyin ama ne olur bunu yapmayı benden istemeyin deyip öyle huzurdan ayrılır.

Evet, öyle anlaşılıyor ki; Hz. Osman (r.a) halife iken bile son derece yumuşak idareci yönüyle ümmetin idaresinin üstlenmiş bulunuyordu. Nitekim kendinden önceki Halife Hz. Ömer (r.a) gibi heybet varı yönüyle ağırlığını ortaya koyacak bir idari yönetim sergileyemediği içindir bir türlü Emevi istismarcılığının önüne geçememiştir. Öyle ki; Emeviler için Basra, Kufe, Şam ve Mısır valilikleri çok önemli kilit noktaları olup kendi kabileci emelleri doğrultusunda Basra’da İbn Amir, Kufe de Said ibn’il As, Şam da Muaviye, Mısır’da ise Ebi Serh hükümranlıklarını sürdürmek için vali olarak vazife üstlenmişlerdir. İşte söz konusu valilerin Emevi olması halkın zihninde ister istemez halifenin kan bağına dayalı akraba yanlısı olabileceği düşüncesi yer ettiği gibi göreve atananların birçoğunun da ehliyetsiz liyakatsiz idareciler olduğu gözlerden kaçmaz da. Hatta böylesi idarecilerin bulundukları mevkilerde kan bağı üzerine izledikleri tarafgir tutum içerisinde bir yönetim sergilemeleri ahali nezdinde rahatsızlık doğurup şikâyet edilmelerine yol açıyordu. Yetmedi o aralar birde tüm bunların üstüne üstük ortalıkta burun kanaması denen ruaf hastalığı baş göstermişti ki, Osman (r.a)’da bu hastalığa yakalananlar arasındaydı. Öyle ki halife her geçen gün kan kaybı yaşadıkça vücudu bitkin hale düşüp mescide çıkamaz olmuştu. Hastalandığını fark eden Abdurrahman b. Avf, hasta yatağında Osman (r.a)’ı ziyaret ettiğinde şöyle der:

-Ey Osman! Duydum ki, Sizden sonra halife olarak bu makama beni uygun görmüşsün, ancak benim halifelikte gözüm yoktur.

Halife Hz. Osman (r.a) bu bilgiyi nereden öğrendiğini sorduğunda;

Abdurrahman b. Avf cevaben:

Malumunuz Humran halifenin kölesi idi. Dolayısıyla kölesinin ağzından çıkan bu asılsız haber üzerine Basra’ya sürgün edilir. Oysaki Hz. Osman (r.a) değil sağlığında, hasta yatağında kalkıp sıhhatine kavuştuğunda bile kendinden sonra yerine geçecek ismi aklının ucundan geçirmeyecek derecede mülayim karakterde bir halifedir.

Bir gün Hz. Osman (r.a), Eriş kuyusunun başında Allah Resulünden kendisine kadar devr olunan ve üzerinde “Muhammed Resulullah” yazılı yüzüğü ile oynarken o sırada kuyuya düşürüverir. Tabii tüm aramalar fayda vermez. Belli ki Allah Resulünden yadigâr kalan bu değerli yüzüğün kaybı en çokta kendisini derinden üzmüştü. Neyse ki kendisini içten içe çökerten derin üzüntüsünü giderecek bir yol bulunup kaybolan yüzüğün yerine teselli babından yenisi yapılarak bundan böyle yazışmalar bu yüzükle gerçekleşmiş olur.

Diğer bir başka kendisine hüzün veren hadise ise delikanlı yaşta iki gencin başlattığı fitne hadiseleridir. Başlatanlardan biri Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’in oğlu, diğeri de Huzeyfe’nin Yemame savaşında şehit düşmenin ardından yetim kalan evladını bağrına bastığı Huzeyfe b. Muhammed idi. Her ikisinin de ortak adı Muhammed olan bu iki genç, hemen her yerde ulu orta yaptıkları ateşli propagandalarla Mısır halkını etkilemeye........

© Enpolitik