Sorularla Belediye Operasyonları ve “Mutlak Butlan” Kararı
“Güncel siyaset”le doğrudan doğruya ilgilenmiyor ve bu konulara ilişkin yazılar yazmıyoruz. Bunlar ne üstümüze vazife ne de yetişebileceğimiz konular. Fakat ülkemizde son yıllarda, özellikle de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile beraber öyle şeyler oluyor ki güncel siyaset, bir parti ile diğer parti ya da partiler arası mesele olmaktan çıkıp bütün bir milletin hayatî meselesi olmaya yüz tutmuş bulunuyor. Dolayısıyla “güncel”in boyutlarını aşıp bizim anlayışımıza göre “millî siyaset” niteliği kazanmıştır. 2024 Ekimi’nde MHP G. Bşk. Sayın Devlet Bahçeli’nin kimsenin aklına gelmeyeceği şekilde Teröristbaşı Öcalan’ı muhatap alarak başlattığı “Terörsüz Türkiye” adlı “İkinci Açılım Süreci” bunlardan birisi idi ki, dayanamayıp bu köşede muhalif bir yazı yayımlamıştık.
19 Mart 2025 tarihinde ise CHP’li İBB Bşk. Sayın Ekrem İmamoğlu aleyhine önce bir şafak operasyonu ile gözaltı işlemi yapıldı, ardından da “yolsuzluk, gasp, rüşvet, kara para aklama, casusluk ve özellikle PKK’ya destek olmak, suç örgütü kurmak ve yönetmek” suçlamalarıyla tutuklandı. (Diplomasının da iptali, cabası.) Bununla kalmadı, art arda hayli İBB Bürokratları, İstanbul ilçe belediyesi ile Anadolu’daki daha bilmem kaç büyükşehir veya diğer belediye başkanları benzer suçlamalarla tutuklandı. Ve ilginç olanı, görev yerlerine bakılmaksızın hemen hepsi de İstanbul Silivri’de toplandı. (Şu anda Toplam tutuklu Belediye başkanının 20 kişi olduğu söyleniyor.) Bunlar da yetmedi, en son olarak CHP’nin parti Genel Kurul Toplantılarının, yani “Kongre”lerinin, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin tasarrufuyla 21 Mayıs 2026 günü “mutlak butlan” kararı verilerek iptaline kadar gidildi. Bu kararla Sayın Özgür Özel başkalığındaki mevcut yönetim alaşağı edilerek, bir önceki Genel Bşk. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi göreve getirildi. Olan bitenler bir yılı aşkın zamandır öylesine adlî süreçler dâhilinde geçekleşti ki, güncel adlî ve siyasî olaylar boyutunu aşarak yine bize göre “millî siyaset” karakterine büründü. Yani bütün bir milletin meselesi oldu, çünkü mevcut demokratik sistemi ve hukuk düzenini tehlikeye atacak nitelikler taşımaya başladı. Dolayısıyla bugüne kadar hiçbir partiye kaydolmamış, siyaseti hep uzaktan izlemiş bir “milliyetçi demokrat okur-yazar” olarak, birkaç satır da kendimiz yazmayı üstümüze vazife bildik.
Kuvvetler Ayrılığı ve Millî Vicdana Vurgu
24 Mayıs günü, Sayın Nuri Gürgür Beyin kıdemli bir hukukçu kimliğiyle yayımladığı “Butlan Büyük Bir Deprem Etkisi Yapacak Siyasî Bir Karar” adlı yazısını paylaşarak sosyal medya mecrasında “Vah Ülkenin Hâline!” başlıklı kısa bir yorum kaleme almış ve şöyle demiştik:
“Türk siyasî hayatında bugüne kadar karşılaşmadığımız türden, yeni bir kriz süreci başlamış görünüyor.
Çağdaş demokrasi, her bir kuvvetin bağımsız şekilde işlevini yerine getireceği "Kuvvetler ayrılığı"na dayanmaktadır, malûm. En büyük problemimiz, giderek bu sistemden uzaklaşmakta olduğumuz endişesidir, maalesef!1
Dua edelim, aziz ülkemiz siyaset kaynaklı toplumsal bir kargaşaya sürüklenmesin; millî meselelerin çözümünde, kaynağı MİLLÎ VİCDAN olan SAĞDUYU GALİP GELSİN! Milliyetçi câmiaya düşen görev ise -Nuri Gürgür ağabeyimizin duruşunda görüldüğü üzre- Hakk'ın ve hukukun yanında yer almak; yasal ifadesiyle de HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ'nden yana olmaktır.
Allah gidişatımızı hayra tebdil etsin!”
Ne Oldu da Bu Kadar Siyasî Yolsuzluk Dâvası Türedi?
Biz bu yazıda önce CHP’li Belediyeler hakkındaki “siyasî” nitelikte görülen yolsuzluk dâvalarına dair şüphelerimizi birtakım sorularla dile getireceğiz, sonra da yine siyasî, sebeplerden alındığı her yönüyle belli olan “mutlak butlan” kararına aynı yöntemle bakacağız. Siyasî konulardaki dâvalar hakkında sade vatandaşlar olarak olur-olmaz iddialı şekilde konuşmak doğru olmasa gerek. Çünkü bizler içinde değiliz, yakinen bilmiyoruz. Nitekim bütün dünyada siyaset kaynaklı yolsuzluklar, hırsızlıklar, arsızlıklar olagelmektedir. O yüzden çoğu zaman “beşer şaşar” ya da "insanoğlu çiğ süt emmiştir" deyip geçiyoruz. Oysa gelişmiş demokrasilerde sadece bu söylemle yetinilmiyor. İnsanoğlunun bu tabiatı esas alınarak her kademedeki siyasetçiler (seçilmişler), hesap verilebilirlik kriterleri çerçevesinde belli aşamalarda sıkı şekilde sorumlu tutuluyor ve muhatapları karşısında hesaba çekiliyorlar. Çünkü hiç kimse zan altında, yani giydirilen kirli gömlekle sokakta dolaşsın istenmiyor. Daha da önemlisi, küçükten büyüğe toplumsal sorumluluğu hâkim kılmak amacıyla temiz toplum için temiz siyaset olmalı deniyor. Dua edelim şu ya da bu yöntemle, güzel Türkiye’miz de özlenen bir “sorumlu siyaset”2 dönemini idrak etsin!
Mademki bütün bunlar henüz özlemsel düşünce safhasında ve siyaset (zaafa uğratılan iç denetim mekanizmaları sayılmazsa) çoğunlukla eldeki nihaî denetleme araçlarıyla, yani normal mahkemeler kanalıyla sorgulanıyor. O zaman kamu vicdanının rahatlaması için CHP’li Belediyelere yönelik yolsuzluk dâvalarında, bize göre şu soruların cevabının verilmesi elzemdir:
Söz konusu "CHP'li Belediye Başkanları", büyüklü-küçüklü çeşitli il ve ilçelerde, sadece bu değil, geçen ve önceki dönemlerde de seçilmiş ve görev yapmışlardı değil mi? O hâlde, geçtiğimiz dönemlerde her partiden olduğu gibi eğer bunlardan da yolsuzluğa bulaşanlar olmuşsa, yargılanıp ya temize çıkmışlardır ya da ceza görmüşlerdir, herhâlde. Fakat bu dönem nasıl oldu da İBB başta olmak üzere 20 civarında SIRF CHP'Lİ BELEDİYE BAŞKANI EN FAHİŞ YOLSUZLUKLARA BULAŞTI? Önceki dönemlerin CHP'li belediye başkanları, en başta yolsuzluk olmak üzere (iddialar bağlamında) nice "rezîl işleri" yapmasını bilmiyorlardı da ancak bu döneme gelinceye kadar mı öğrendiler?
Söz konusu "CHP'li Belediye Başkanları", büyüklü-küçüklü çeşitli il ve ilçelerde, sadece bu değil, geçen ve önceki dönemlerde de seçilmiş ve görev yapmışlardı değil mi? O hâlde, geçtiğimiz dönemlerde her partiden olduğu gibi eğer bunlardan da yolsuzluğa bulaşanlar olmuşsa, yargılanıp ya temize çıkmışlardır ya da ceza görmüşlerdir, herhâlde. Fakat bu dönem nasıl oldu da İBB başta olmak üzere 20 civarında SIRF CHP'Lİ BELEDİYE BAŞKANI EN FAHİŞ YOLSUZLUKLARA BULAŞTI? Önceki dönemlerin CHP'li belediye başkanları, en başta yolsuzluk olmak üzere (iddialar bağlamında) nice "rezîl işleri" yapmasını bilmiyorlardı da ancak bu döneme gelinceye kadar mı öğrendiler?
Peki, CHP’liler “yolsuzluğun yollarını” güçlükle de olsa öğrenirken, iktidar partilerinin, ittifakın belediye başkanları daha geri zekâlı oldukları için mi öğrenemediler? Denilebilir ki, hayır onlardan da "öğrenip" yolsuzluk iddiasına maruz kalan ve haklarında soruşturma açılanlar var. Evet, az da olsa var. Peki, o zaman neden onlar da CHP'liler gibi şafak vakti evlerinden alınmıyor ve aylarca süren iddianame hazırlığı ve dâva sürecinde illâ da TUTUKLU olarak yargılanmıyorlar? "Kaçma şüphesi" sadece CHP'liler için mi vâki?
Peki, CHP’liler “yolsuzluğun yollarını” güçlükle de olsa öğrenirken, iktidar partilerinin, ittifakın belediye başkanları daha geri zekâlı oldukları için mi öğrenemediler? Denilebilir ki, hayır onlardan da "öğrenip" yolsuzluk iddiasına maruz kalan ve haklarında soruşturma açılanlar var. Evet, az da olsa var. Peki, o zaman neden onlar da CHP'liler gibi şafak vakti evlerinden alınmıyor ve aylarca süren iddianame hazırlığı ve dâva sürecinde illâ da TUTUKLU olarak yargılanmıyorlar? "Kaçma şüphesi" sadece CHP'liler için mi vâki?
Meselâ İBB dâvasından söz edecek olursak, nasıl bir iddianame hazırlığı ki, savcılıktaki ifadelerinde “itirafçı” denen birçok sanık, hâkim karşısında sözde itiraflarını reddediyor ve savcılıkta akıl almaz baskılara maruz kaldıklarını söylüyorlar? İddiaların bu kadar sözde itirafçıya rağmen boşa çıktığı son günlerde en çok konuşulanlar arasında. Mevcut basını izleyen herkes bunu görüyor. Ya iddianamenin bilerek 3700 sayfa şişirilmesine ve yalancı şahitliği daha HTS kayıtlarında anlaşılan birinin tam sayfa ifadesin tam 13 kez kopyalanıp yapıştırılmasına ne denir? Ayrıca, rüşvet iddialarının sübut bulması konusunda aynı zamanda iyi bir hukukçu olan gazeteci Taha Akyol’un şu sorularını da ödünç alalım: "Kimden ne kadar rüşvet alınmış, bu paralar nasıl bir 'havuz'da toplanmış, o paralarla İmamoğlu’nun hangi siyasi faaliyeti finanse edilmiş? Hukuk bunların sağlam, somut delillerle ortaya konulmasını gerektirir. Oysa bu netlik yok. "
Meselâ İBB dâvasından söz edecek olursak, nasıl bir iddianame hazırlığı ki, savcılıktaki ifadelerinde “itirafçı” denen birçok sanık, hâkim karşısında sözde itiraflarını reddediyor ve savcılıkta akıl almaz baskılara maruz kaldıklarını söylüyorlar? İddiaların bu kadar sözde itirafçıya rağmen boşa çıktığı son günlerde en çok konuşulanlar arasında. Mevcut basını izleyen herkes bunu görüyor. Ya iddianamenin bilerek 3700 sayfa şişirilmesine ve yalancı şahitliği daha HTS kayıtlarında anlaşılan birinin tam sayfa ifadesin tam 13 kez kopyalanıp yapıştırılmasına ne denir? Ayrıca, rüşvet iddialarının sübut bulması konusunda aynı zamanda iyi bir hukukçu olan gazeteci Taha Akyol’un şu sorularını da ödünç alalım: "Kimden ne kadar rüşvet alınmış, bu paralar nasıl bir 'havuz'da toplanmış, o paralarla İmamoğlu’nun hangi siyasi faaliyeti finanse edilmiş? Hukuk bunların sağlam, somut delillerle ortaya konulmasını gerektirir. Oysa bu netlik yok. "
Basın demişken; yazılı ve görsel türden, hangi demokratik ülkenin -95 nispette BASINI iktidar taraflısı?.. Daha geçtiğimiz aylarda "muhalif" sayılan tv. kanallardan TELE 1’e kayyım atandı -yani "devletleşti”(!) ve G.Y. Yönetmeni Yanardağ ise, dâhil edilen İBB Bşk. İmamoğlu ve iletişimci Necati Özkan ile birlikte akıl almaz, neresine atsanız elinizde kalır türden casusluk iddialarıyla yargılanıyor.3 Klasik deyimle, eğer çoğulcu demokrasilerde BASIN/MEDYA gerçekten de DÖRDÜNCÜ KUVVET ve toplumu aşağı yukarı eşit şartlarda aydınlatması gerekiyorsa, bu kadar orantısız basın gücüyle toplum nasıl hakkaniyetle aydınlatılacak?
Basın demişken; yazılı ve........
