AK Parti'nin ağır imtihanı
Bu yüzden liyakat bir meziyet gibi değil, bir risk gibi muamele gördü. Ehliyetli olan, bağımsız düşünebilen, itiraz edebilen kişi; sistemin içinde bir çatlak olarak kodlandı.
15 Temmuz darbesi sadece siyasal bir kırılma yaratmadı. Aynı zamanda sosyolojik bir kırılmayı da hızlandırdı. Ve o sosyolojik kırılma, farkına varılmadan, neredeyse bir sadakat kültürü ile o kültürün etrafında toplanmış bir sadıklar topluluğunu da yaratmış oldu.
O günden sonra mesele artık yalnızca bir hükümetin ayakta kalması değildi. Mesele, kimlerin içeride, kimlerin dışarıda kalacağına dair yeni bir ölçünün yerleşmesiydi. Liyakat yavaş yavaş bir meziyet olmaktan çıktı. Bir tehlike gibi görülmeye başlandı. Ölçü sadakat oldu. Sadakat olunca da sadakat, zamanla bir maskeye dönüştü.
Bu yazı bir parti muhasebesinden ziyade o maskenin toplumun kılcal damarlarına nasıl nüfuz ettiğinin, neden durmadığının ve bir gün neden herkesi içine alan bir lağım patlamasına evrileceğinin hesabıdır.
Siyasal kırılmadan sosyolojik kırılmaya
Darbeler, görünen yüzleriyle iktidar kavgalarıdır. Görünmeyen yüzleriyle ise toplumun kime güveneceğini, kimi şüpheyle seyredeceğini yeniden yazarlar. 15 Temmuz'dan sonra güven, kurumlara değil kişilere; usule değil niyete; liyakate değil aidiyete bağlandı.
Bu bağlanma anlaşılır da. Varoluş korkusu yaşayan bir iktidar, etrafını bildiği yüzlerle çevirmek ister. Bildiği yüz, sınanmış yüzdür sanılır. Oysa sınanmış olan çoğu zaman iş değildir. Sınanmış olan, o gece kimin yanında durduğudur. Yanında durmak bir kez erdem sayılınca, sonraki her duruş da otomatik olarak erdemleşir. Böylece sadakat, geçmişte verilmiş bir cevabın sonsuza kadar geçerli kılınması haline gelir.
Sadıklar topluluğu da tam burada doğar. Bu topluluk bir ideoloji cemiyeti değildir. Bir kader birliği gibi durur. İçeride olan, içeride kalmak için içerideki dili konuşur. Dışarıda kalan ise yalnızca muhalif değil, potansiyel şüpheliye dönüşür. Toplumun orta yerinde ince ama kesin bir hat çekilir. Hattın bir yanında güven, diğer yanında daimi imtihan vardır.
Liyakat neden tehlike sayıldı
Liyakat, kendi başına bir tehdit değildir. Liyakat, ölçüyü kişiye değil işe bağlar. İşi kişiye bağlayan düzende ise liyakat rahatsız edicidir. Çünkü liyakat, “bizden midir” sorusunu geçersiz kılar. Yerine “yapabilir mi” sorusunu koyar. Yapabilir mi sorusu ise sadakat rejimini zayıflatır.
Bu yüzden liyakat bir meziyet gibi değil, bir risk gibi muamele gördü. Ehliyetli olan, bağımsız düşünebilen, itiraz edebilen kişi; sistemin içinde bir çatlak olarak kodlandı. Oysa asıl çatlak, itirazın yokluğundaydı. İtiraz susunca geriye yalnızca onay kaldı. Onay çoğaldıkça da yanlışlar çoğaldı. Yanlışlar çoğaldıkça onları örtecek daha fazla sadakate ihtiyaç duyuldu. Böylece ihtiyaç, kendi zehrini üretmeye başladı.
Ölçü sadakat olunca, sadakatin de bir süzgece ihtiyacı vardı. Olmadı. Olmayınca her şey sözde ve görünürlükte çözüldü. “Ben varım” demek, “ben yaparım” demenin yerini aldı. Görünmek, iş görmenin önüne geçti. Bağlılığını yüksek sesle ilan eden, işinin ehli olandan daha hızlı yükseldi. Yükselmenin yolu değişince, yükselenlerin cinsi de değişti.
Sadakat bir inanç olabilir. Bir fedakârlık da olabilir. Ama süzgeçten geçirilmeyen sadakat, kısa sürede maskeye döner. Maske takmak kolaydır. Çünkü maske, içeride ne olduğuna bakmaz. Dışarıda ne göründüğüne bakar. Söz yeter. Poz yeter. Doğru yerde durmak yeter. Doğru cümleyi kurmak yeter.
Maskeli sadakat en tehlikeli sadakattir. Çünkü inananı da kullanır, kullanmak isteyeni de korur. Gerçekten bağlı olan ile bağlı görünmek isteyen aynı kuyruğa girer. Bir süre sonra kuyruk o kadar kalabalık olur ki, kimse kimin samimi kimin opportunist olduğunu ayırt edemez. Ayırt edilemeyince de sistem, ayırt etmeyi bırakır. Hepsini aynı kefeye koyar. “Madem bizimle, öyleyse tamam” der.
Bu “tamam” sözü, bir kapı açar. Kapı bir kez açılınca içeri yalnızca fedakârlar girmez. Makam isteyen girer. Mevki isteyen girer. Para, pul, servet isteyen girer. Altına hücum misali bir ele geçirme furyası başlar.........
