Jeopolitik riskin finansal tezahürü: İran gerilimi ve yeni ekonomi diplomasisi
Prof. Dr. Pelin Karatay Gögül/ Dicle Üniversitesi İİBF Dekanı
Jeopolitik risklerin en hassas yansıma alanı finansal sistemdir. Bankacılık sektörü, artan belirsizlik dönemlerinde kredi genişlemesini sınırlar, likidite tercihini artırır ve risk iştahını aşağı çeker. Bu durum, finansal bulaşıcılık kanalıyla reel sektöre sirayet eder.
Ekonomi politikası, belirsizlik çağında ancak öngörülebilirlik üretebildiği ölçüde güven tesis edebilir. Karar vericiler için bu süreç, geçici bir dalgalanmadan ziyade, yatırımcı davranışlarını ve sermaye akışlarını kalıcı olarak değiştiren yapısal bir değişkene dönüşmüştür.
Küresel ekonomi, 2020’li yıllara “polikriz” (polycrisis) kavramıyla girdi. Pandemi, tedarik zinciri kırılmaları, enerji arz şokları ve yüksek enflasyon süreci derken, şimdi de Ortadoğu’da tırmanan İran gerilimi, finansal piyasaların fiyatlama davranışlarını yeniden yapılandırıyor.
Bu gelişmeleri yalnızca kısa vadeli bir “haber şoku” olarak okumak analitik açıdan yetersizdir. Nitekim Matteo Iacoviello ve Dario Caldara tarafından literatüre kazandırılan Jeopolitik Risk (GPR) Endeksi, bu tür gelişmelerin finansal sistem üzerinde geçici değil, kalıcı ve yapısal etkiler yarattığını göstermektedir. İran’a yönelik askeri operasyonlar ve karşılıklı sert söylemler, endeksi tarihsel ortalamaların belirgin şekilde üzerine taşıyarak risk primlerinin yeniden fiyatlanmasına yol açmıştır.
Belirsizlikten yapısal oynaklığa
Finans literatürü, jeopolitik şokların etkisinin homojen olmadığını; aksine sektörler ve varlık sınıfları arasında heterojen bir dağılım gösterdiğini ortaya koyar. Bugün yaşadığımız süreçte hisse senedi piyasalarında gözlenen sert satışlar, klasik rasyonel beklentiler çerçevesinde değil, “belirsizliğin fiyatlandığı” bir yapısal volatilite rejimi içinde açıklanmalıdır.
Özellikle gelişmekte olan ekonomilerde jeopolitik risk artışı, yalnızca anlık değer kayıplarına değil, geleceğe dönük getiri projeksiyonlarının aşağı yönlü revizyonuna neden olmaktadır. Bu durum yatırım iştahını baskılamakta, sermaye akımlarını yavaşlatmakta ve risk primini kalıcı biçimde yükseltmektedir.
Bankacılık sektörü ve finansal bulaşıcılık
Jeopolitik risklerin en hassas yansıma alanı finansal sistemdir. Bankacılık sektörü, artan belirsizlik dönemlerinde kredi genişlemesini sınırlar, likidite tercihini artırır ve risk iştahını aşağı çeker. Bu durum, finansal bulaşıcılık kanalıyla reel sektöre sirayet eder.
Dolayısıyla mesele yalnızca piyasa değerlerindeki düşüş değildir; kredi koşullarının sıkılaşması ve yatırım kararlarının ertelenmesi yoluyla büyüme kompozisyonunun bozulmasıdır.
‘Savaş ekonomisi’ ve ‘jeopolitik risk’ kıskacındaki Türkiye’de durum
Türkiye ekonomisi grafikten de görüldüğü üzere jeopolitik riski artık istisnai bir şok olarak değil, neredeyse yapısal bir arka plan gürültüsü olarak yaşıyor. Endeksin uzun süre düşük bantta seyredip kritik olay anlarında sert sıçramalar yapması, belirsizliğin olay-temelli fakat tekrarlayan bir karakter kazandığını gösteriyor. Özellikle 2016 sonrası dönemde piklerin hem yükselmesi hem de sıklaşması, ekonominin “yüksek belirsizlik rejimine” girdiğine işaret ediyor. Bu tablo; risk priminin artması, döviz kurunda oynaklık, yatırım kararlarının ertelenmesi ve büyümenin kompozisyonunun kısa vadeli dinamiklere kayması anlamına geliyor. Kısacası sorun yalnızca jeopolitik gerilimlerin varlığı değil, bu gerilimlerin ekonomik aktörlerin beklenti setini kalıcı biçimde bozmasıdır; asıl mesele, bu şokları absorbe edebilecek kurumsal ve makroekonomik tamponları güçlendirmektir.
Son dönemde Ortadoğu’da alevlenen İran gerilimi, Türkiye’nin ekonomi grafiğinde endeksin gösterdiği gibi yalnızca bir “ani dalgalanma” değil, mevcut risk rejiminin yeni ve derinleşmiş bir parçası haline geliyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri adımları ve Tahran’ın sert yanıtları, bölgedeki enerji koridorları üzerindeki belirsizliği artırırken petrol fiyatlarını yukarı çekiyor ve bu durum zaten kırılgan makroekonomi üzerinde enflasyon ve cari açık baskısını güçlendiriyor.
Stratejik yol haritası: Proaktif ekonomi diplomasisi
Bu noktada üç temel politika ekseni öne çıkmaktadır:
1- Makroekonomik politika ve finansal istikrar önerileri
- Dinamik risk primli bütçe planlaması: Hükümetin bütçe disiplininde, literatürdeki “Jeopolitik Şok Rezervi” kavramına uygun olarak, enerji fiyatlarındaki %10 ve üzeri sapmaları absorbe edebilecek esnek bir mali alan yaratılmalıdır.
- Enerji sübvansiyonlarının hedeflenmesi: Petrol fiyatlarındaki asimetrik yükselişin (örneğin Brent petrolün 100 dolar bandını kalıcı aşması) enflasyonist etkisini kırmak için, genel sübvansiyonlar yerine üretim hatlarını koruyan “sektörel enerji destekleri” devreye alınmalıdır.
- Merkez Bankası “jeopolitik iletişimi”: TCMB, faiz kararlarında sadece yerel verileri değil, GPR (Jeopolitik Risk) Endeksi korelasyonlu bir sözlü yönlendirme kullanmalıdır. Bu, yabancı sermaye çıkışını “öngörülebilirlik” üzerinden yavaşlatabilir.
2- Yatırımcılar ve portföy yönetimi için stratejik hamleler
- Hedging (korunma) mekanizmalarının etkin kullanımı: Yatırımcılar, asimetrik risk dönemlerinde sadece altına yönelmek yerine, vadeli işlem piyasalarında (VİOP) enerji ve döviz kontratlarıyla “jeopolitik kalkan” oluşturmalıdır.
- Sektörel rotasyon: Savaş ekonomisi literatürü, bu dönemlerde Savunma Sanayii, Siber Güvenlik ve Yenilenebilir Enerji sektörlerinin “pozitif ayrıştığını” gösterir. Portföylerde bu sektörlerin ağırlığı artırılmalıdır.
- ‘Nakit kraldır’ prensibi: Volatilitenin tavan yaptığı “panik” anlarında likidite rasyosu yüksek tutulmalı, “dip alımı” yapmak için piyasanın durulması beklenmelidir.
3- Türkiye’nin bölgesel ve diplomatik konumlandırması
- Enerji hub’ı rolünün tahkimi: İran-Batı geriliminde Türkiye, “vazgeçilemez enerji koridoru” (TANAP, TürkAkım vb.) kimliğini ön plana çıkararak Avrupa’nın enerji güvenliği için bir “sigorta poliçesi” olduğunu diplomatik dille piyasalara pazarlamalıdır.
- Lojistik güvenlik koridoru: Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı’ndaki riskler, Türkiye’nin “Orta Koridor” (Middle Corridor) projesinin değerini artırmaktadır. Bu projenin finansal enstrümanlara dökülmesi (altyapı tahvilleri vb.) küresel fonları Türkiye’ye çekebilir.
Sonuç: Jeopolitika artık ana değişken
İran gerilimi bize bir kez daha şunu göstermektedir: Jeopolitik risk, artık finansal modellerin dipnotu değil, ana değişkenidir. Türkiye için temel mesele, bu riskleri ortadan kaldırmak değil; güçlü rezerv yapısı, öngörülebilir para politikası, disiplinli mali çerçeve ve çeşitlendirilmiş ihracat yapısıyla bu şokları absorbe edebilecek kurumsal dayanıklılığı inşa etmektir. Ekonomi politikası, belirsizlik çağında ancak öngörülebilirlik üretebildiği ölçüde güven tesis edebilir. Karar vericiler için bu süreç, geçici bir dalgalanmadan ziyade, yatırımcı davranışlarını ve sermaye akışlarını kalıcı olarak değiştiren yapısal bir değişkene dönüşmüştür.
Küresel finansal mimari, mermilerin havada uçuştuğu bir dünyada rasyonel kalmaya çalışırken, literatürün bizlere sunduğu “belirsizlik altındaki fiyatlama” modelleri, bugün her zamankinden daha hayati bir önem taşıyor.
Türkiye için bu kriz, bir taraftan cari açık ve enflasyon baskısını artırırken, diğer taraftan üretim merkezi ve güvenli lojistik rotası olma fırsatını sunmaktadır. Başarı, riskleri önceden fiyatlayan ve diplomatik avantajı ekonomik enstrümana dönüştüren bir “proaktif ekonomi diplomasisi”nde yatmaktadır.
Güvenli liman paradoksu ve petrolün jeopolitiği
Jeopolitik tansiyon yükseldiğinde piyasa refleksi nettir: “Flight to safety.” Altın ve gelişmiş ülke tahvilleri güvenli liman işlevi görürken, enerji piyasalarında arz güvenliği endişesi fiyatlara yansımaktadır. Hürmüz Boğazı çevresindeki risk algısı, petrol fiyatlarını yukarı taşımakta; her artış küresel enflasyonla mücadele eden merkez bankaları için yeni bir maliyet şoku anlamına gelmektedir. Enerji fiyatlarındaki asimetrik yükseliş, para politikasının manevra alanını daraltmakta ve enflasyon beklentilerini yeniden çıpalama ihtiyacını doğurmaktadır.
