menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kent büyürken arılara yer kalıyor mu?

51 0
08.10.2026

Betonlaşma, parçalanan yeşil alanlar ve azalan yerel bitki örtüsü, kentlerin görünmeyen sakinlerinin yaşam alanlarını daraltıyor. Bunlardan biri de tozlaşmada önemli rol oynayan soliter arılar. İstanbul Bilgi Üniversitesi Endüstriyel Tasarım Bölümü öğrencisi Hamiyet Onay’ın geliştirdiği Node, arılara yuva yapmanın yanı sıra, barınma, beslenme ve insan farkındalığını bir araya getiren bir kent sistemi öneriyor.

Dünyadaki yaklaşık 20 bin arı türünün büyük çoğunluğu, bildiğimiz bal arıları gibi kovanlarda yaşamıyor. “Soliter arılar”, kolonileri, kraliçeleri ya da işçi sınıfl arı olmadan tek başına yaşayan arılar anlamına geliyor. Her dişi kendi yuvasını kuruyor, yumurtluyor ve yavruları için besin topluyor. Bal üretmiyorlar ama doğanın en etkili tozlaştırıcıları arasında yer alıyorlar. Bu nedenle tarımsal üretimden biyoçeşitliliğe, gıda güvenliğinden ekosistemlerin devamlılığına kadar önemli bir rol üstleniyorlar.

İstanbul gibi büyük bir şehirde, bir soliter arının hayatta kalabilmesi için iki temel şeye ihtiyacı var: Yuvalanabileceği küçük bir alan ve fazla enerji harcamadan ulaşabileceği polen ile nektar. Ancak kent büyüdükçe doğal çatlaklar ve açık toprak alanlar azalıyor, yeşil alanlar birbirinden kopuyor, yerel bitki örtüsü daralıyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Endüstriyel Tasarım Bölümü öğrencisi Hamiyet Onay’ın bitirme projesi Node, bu sorundan yola çıkıyor. Klasik anlamda bir “arı oteli” tasarlamakla yetinmeyen proje; soliter arıların yuvalanabileceği alanları, beslenmelerini sağlayacak bitkileri ve insanın bu canlılarla kurduğu ilişkiyi aynı sistem içinde ele alıyor.

Kullanıcı artık yalnızca insan değil

Onay’a göre meselenin temelinde tasarımın “kullanıcı” tanımını değiştirmek var: “Geleneksel endüstriyel tasarım uzun yıllar boyunca insanı ve insan konforunu merkeze alan bir yaklaşımla şekillendi. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz iklim krizi ve biyoçeşitlilik kaybı, insanı ekosistemin merkezinde değil, onun eşit ve birbirine bağlı bir parçası olarak konumlandırmamız gerektiğini açıkça gösteriyor.”

Bu da kenti paylaştığımız diğer canlıları birer “paydaş” ve “kullanıcı” olarak kabul etmek anlamına geliyor. Tasarımcının rolü de yalnızca insan için nesneler üretmekten, türler arasında bir arada yaşamı kolaylaştıracak sistemler kurmaya doğru........

© Ekonomim