İnsanın Bilişsel Üç Sorunu: Kurgucunun Üç Oyunu
Yanlışta neden ısrar ederiz ve kurgucular bunu nasıl anlatıya çevirir?
Gerçeği arayan değil, tutarlı bir öykü arayan canlılarız
Bir kitap alırsın eline; koltuğuna, çalışma masana oturur ve bir sayfayı açarsın. Henüz hiçbir şey okumamışsındır, oysa zihnin okumaya çoktan başlamıştır. Çünkü beynin aslında bir tahmin makinesidir. Binlerce yıl önce, karanlık ve tehlikelerle dolu patikalarda yürüyüp de hayatta kalabilmek için evrimleşmiş bir araç. Bu, sonunu kestiremediği yolculuğu tamamlayabilmek için küçük küçük işaretlerden tam bir dünya kurmak zorunda olan bir araç. Karl Friston kuramında buna, “serbest enerjiyi azaltmak” dedi. Wolfgang Iser’se 1970’lerde, edebiyatın aslında “okurun doldurduğu boşluklarda” bulunduğunu söylemişti. İkisi de farklı bir dilde aynı şeyi söylüyordu: Anlamak için tamamlamak, tamamlamak içinse “uydurmak”zorundayız.
İşte romanlar ve öyküler de bu “uydurma” mekanizmasını kullanırken ele de verir. Romanın kahramanı, kapıyı açar, kurgu gereği içeride bir şey olması gerekir, ama yazar o şeyi tam olarak anlatmaz ya da söyler sonra yanlışlar ya da tamamen açıkça öyle güzel söyler ki sen; söylenenin ne anlam taşıdığını ancak birkaç saniye, dakika sonra farkına varırsın. Bu birkaç dakika, birkaç saniyenin tiktakları edebiyatın kalbinin attığı anlardır, anlatı burada kurulur. Peki zihin? Zihnimiz, bunu bize niçin yapar? Şimdi bunu “anlamaya” çalışacağız.
Bu kısa duraklama zihnin kendini bize gösterdiği yerdir aslında ve girişte anlatmaya çalıştığım nedenlerle tetiklenmiş üç evrimsel özelliğinin ortaya çıkış anıdır:
* Boşluk korkusu: Eksik olanı, tamamlayıp rahatlamak.
* Bilişsel akıcılık: Akıcı, tabiri caizse sular-seller gibi anlatılanın doğru olduğuna inanmak.
* Sürekli etki: Sonradan bilgimizin kesinlikle yanlış olduğunu öğrensek ve düzeltmeye çalışsak bile yer edinmiş inancın gölgesini de olsa taşımaya devam etmek.
Boşluk korkusu
Zihin eksik gördüğünü öykülerle tamamlar
On sekizinci yüzyılın sonlarına kadar edebi anlayış “tamamlanmış” olanı kutsuyordu; bir başlangıcı, ortası ve sonu olan, yani çemberi kapatan eser “güzeldi.” 1798’de Almanya Jena’da bulunan bir avuç genç edebiyatçı bu “kutsalı” sorgulamaya başlıyordu. O gençlerden biri olan Friedrich Schlegel şunları yazıyordu: “Bir fragman, küçük bir sanat yapıtıdır. Çevresindeki dünyadan tamamıyla ayrıldığında kendi içinde bir kirpi gibi tamamlanmış olmalıdır. Burada dikkati çeken şey; “hem bütünden ayrı, hem kendine yeten, hem de bir parça” olmasıdır. Fragman, eserin bütünden koparılmış bir parça değil, eksikliği içinde “tam olan” bir anlatıdır. Kendi kendine yeten, ama asla bir antik Yunan heykeli gibi pürüzsüz ve tamamlanmış değil. Buradan da “ilerleyen evrensel şiir” kavramına varır. Ona göre gerçek bir şiir, sonsuza dek bir “yazılıyor olma” halinde kalmalı ve asla bitmemelidir. Eserin güzelliği tamamlanmışlığında değil, bitmeye karşı gösterdiği dirençtir. Canlı olan, hâlâ kendini yazmakta olandır.
Kısacası okur, bir eserin “oluş halindeki” zihninin içinde dolaşabilmelidir. Bitmemişlik bir başarısızlık değil, eserin asıl biçimi olmalıdır.
Aynı “bitirmeme” sürecini evrimde de görürüz. François Jakop makalesinde yazdığı gibi; evrim bir mühendis değildir. Sıfırdan, amaca doğru, “kusursuzluk” tasarlamaz. O, elinin altında hangi malzeme varsa onunla uğraşır, eskiyi yamar, işe koşar, “idare eder.” Sonuç hiçbir zaman “tamamlanmış” mükemmel bir “eser olmayacaktır.” Yani “ara geçiş formu” demek yanlıştır, bütün biçimler ve sonucunda bu işlevlerin yarattığı biçimler ara geçiştedir. Hiçbir tür nihai değildir.
Gelin görün ki, insan zihnimiz bunu ısrarla reddedecektir. Bir tamamlanmışlık, bir bütün öykü, bir masal da olsa… Evet, türümüz bir fragman, ama zihnimiz tamamlanmış bir öykü arar, bulamazsa da “doldurmalı” ve tamamlamalıdır. İnsan beyninin -nedenleri halen tartışılan- hızlı büyümesi sonucunda, aynı hızla bir “öykü anlatıcısına” dönüşmesi gerekmiş olmalı ki bu seçildi, hayatta kalmamızı sağladı. Sonuçta çelişkimiz “bâki.” Ve bu çelişki, kurgucuların da en verimli toprağını oluşturdu.
Çağdaş bilişsel bilim, bunu “kapatma” kavramıyla açıkladı. Gestalt psikologları da yüz yıl önce gösterdi: üç noktayı bir “üçgen”in köşeleri olacak biçimde koyduğunda zihnin aradaki çizgileri çekip noktaları birleştirecek ve bir üçgen yapacaktır. Romanın ve öykülerin yaptığı da budur aslında, üç noktayı koymak ve senin üçgeninin “yanlış veya doğru” olduğunu göstermek.
Boşluk korkusu zararsız da değil; söylenti, onun en tipik ürünü. Bir tümcenin ucundan tutar üç dakikada koskocaman bir komplo teorisi inşa edersin. Kurgucu (Bundan sonra romancı. N.A), bu “korkuyu” alır tezgâhına yatırır: Hangi bilginin verileceği, hangisini geç verileceği, hangisinin hiç verilmeyip sadece “ima” edileceğini kararlaştırır. Anlatının mimarisi buradadır. Okurun metni almaması, onu kendi kendine tamamlaması…
Christie’nin söküp aldığı… Peter Ackroyd Cinayeti
Agatha Christie, “hilesini” olay örgüsüne değil, okurun güven ihtiyacına göre kurar. Çoğu romanın bize öğrettiği şey şudur: Bir anlatıcı varsa, bir düzlem de vardır; düzlem varsa “gerçeklik” kontrol altındadır. Christie, bu “anlatıcı güvenilir” sözleşmesini tümcelerin arasına saklar ve farkında olmadan onaylarız. Aslında onay demek de doğru değil, bir rahatlama girişiminin ta kendisidir: boşluğu güvenle kapatırsın.
Bu roman da bu güven duygusunu durmadan sarsmaya çalışır. Anlatıcı bazı ayrıntıları “önemsi” diye geçer, küçük bir şeyi görmezden gelir. Okur buna artık itiraz edemez, çünkü zihni anlatının “akış”ını sorgulamak yerine “güven” duygusunu koruyacaktır. Aslında bu romanda iki cinayet vardır; biri anlatıda Ackroyd’a karşı işlenir, ikincisiyse okurun “güven duygusunda”.
Cortázar’ın geçişleri… Geceleyin Sırtüstü
Julio Cortázar’sa bu kısacık öyküsünde “düzlemi” sarsar. Boşluk korkusunu, “katil kim” sorusuna değil, düzlemleri çoğaltarak “burası neresi, hangi gerçeklik” soruları üzerine kurar ve güven duygumuzla oynar. Zihin, ana, temel bir “gerçekliğe” tutunmak ister; çünkü karşımızda iki “gerçeklik” durduğunda bir süre sonra olayların değil de zihnimizin dengesini yitirdiği duygusuna kapılırız. Cortázar, bunu şu şekilde yapar: Bir sahnede modern bir hastane vardır; oşık, yatak, bedenin bu yatakta hareketsiz duruşu, dışarıdan gelen seslerin çınlaması… Bir sonraki sahnede bir orman vardır; koşu, ormanın tertemiz havası… Bir yandan da hep onu gözetleyen yakın bir “tehlike”. Bu iki sahne arasındaki geçişler kesinlikle mantıkla yapılmaz, rüya gibidir, belirsiz bırakılmıştır. Okur, “hangisi rüya” diye sorar; sonra........
