menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Nizameddin Pirinççioğlu: Fotoğraf, Mezopotamya’nın Hafızasını Geleceğe Taşıyan Bir Tanıklıktır

25 0
17.07.2026

“Fotoğraf sanatçısı Nizameddin Pirinççioğlu, yıllardır Mezopotamya’nın dağlarını, nehirlerini, tarihî yapılarını ve insanlarını aynı duyarlılıkla fotoğraflıyor. Bu söyleşide yalnızca fotoğrafı değil; hafızayı, zamanı, ışığı ve kadim bir coğrafyanın ruhunu konuştuk.”

Bir fotoğraf sanatçısıyla söyleşi yapmak her zaman heyecan vericidir. Hele ki objektifini Mezopotamya gibi insanlık tarihinin en kadim coğrafyalarından birine çeviren bir sanatçıyla konuşuyorsanız, bu heyecan daha da derinleşir. Çünkü burada çekilen her kare yalnızca estetik bir görüntü değil; binlerce yıllık bir kültürün, ortak yaşamın ve insan hikâyelerinin sessiz tanıklığıdır.

Nizameddin Pirinççioğlu, yıllardır Mezopotamya’nın dağlarını, ovalarını, nehirlerini, tarihî yapılarını ve bu topraklarda yaşayan insanlarını aynı duyarlıkla fotoğraflıyor. Onun karelerinde herhangi bir ayrım yoktur; doğa da tarihin taşları kadar değerlidir, yaşlı bir köylünün yüzündeki çizgiler de bin yıllık bir manastırın duvarları kadar anlam taşır. Belki de fotoğraflarını etkileyici kılan en önemli özellik budur: Yaşayanla geçmişi aynı kadraj içinde buluşturabilmesi.

Pirinççioğlu’nun bir başka yönü ise üretimlerini hiçbir karşılık beklemeden paylaşmasıdır. Bugüne kadar Diyarbakır üzerine yaptığım pek çok araştırmada ve kaleme aldığım yazılarda, bana büyük bir cömertlikle fotoğraflarını ulaştırdı. Bu yaklaşımının ardında yalnızca sanat sevgisi değil, kültürel mirasa duyduğu güçlü sorumluluk duygusu da bulunuyor.

Bu söyleşide hem uzun yıllara yayılan fotoğraf serüvenini hem de Mezopotamya’nın ona kazandırdığı bakış açısını konuşacağız. Aynı zamanda onu ilk kez tanıyacak okurlarımız için yaşam öyküsünü, sanat anlayışını ve geleceğe dair hayallerini de dinleyeceğiz.

Sayın Nizameddin Pirinççioğlu, sizi tanıyabilir miyiz? Hayat hikâyenizden biraz söz eder misiniz?

1969 yılında Mardin’in Derik ilçesinde dünyaya geldim. Çocukluğum ve gençliğim Mezopotamya’nın bereketli topraklarında geçti. İlkokuldan lise yıllarına kadar bütün eğitim hayatımı Derik’te tamamladım. Çocukluğumun geçtiği o yıllar bugün geriye dönüp baktığımda yalnızca güzel anılar değil; aynı zamanda fotoğraf anlayışımın da temellerini oluşturan yıllar olmuş.

1987 yılında Derik’ten ayrılarak Diyarbakır’a geldim. Dicle Üniversitesi İktisadi ve Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu İşletme Bölümünde öğrenim gördüm ve 1995 yılında mezun oldum. Uzun yıllar özel sektörde çalıştım. Ancak yaşamımın hiçbir döneminde doğadan ve topraktan kopmadım. Hâlen Derik’te çiftçilik yapıyor, toprağın ritmini yaşamaya devam ediyorum. Bir ayağım şehirde ise diğer ayağım mutlaka köydedir.

Bugün Diyarbakır’da yaşıyorum. Yıllar içinde fotoğraf benim için yalnızca bir hobi olmaktan çıktı; yaşam biçimine dönüştü. Bu ilgimi akademik olarak da geliştirmek amacıyla Anadolu Üniversitesi Kamera ve Fotoğrafçılık Bölümünde eğitimime devam ediyorum. Öğrenmenin yaşı olmadığına inanıyorum. İnsan, sevdiği alanda her gün yeniden öğrenci olabilmeli.

Hayatım boyunca farklı mesleklerle uğraştım ama beni ben yapan en önemli şey, yaşadığım coğrafyaya duyduğum bağlılık oldu. Fotoğraf da bu bağlılığın en güçlü ifade biçimine dönüştü.

Mezopotamya’da doğup büyümüş olmanın fotoğrafçılık serüveninize nasıl bir etkisi oldu? Bu coğrafyanın ışığını ve ruhunu ilk ne zaman fark ettiniz?

Mezopotamya’da doğmak, insanın dünyaya bakışını ister istemez değiştiriyor. Çünkü burası sıradan bir coğrafya değil; insanlık tarihinin başladığı, medeniyetlerin birbirine dokunduğu, dillerin, dinlerin ve kültürlerin yüzyıllar boyunca yan yana yaşayabildiği eşsiz bir coğrafya.

Bereketli Hilal dediğimiz bölgenin tam kalbindeyiz. Diyarbakır, Mardin, Şanlıurfa, Karacadağ ve Dicle ile Fırat arasında uzanan bu topraklar yalnızca tarih kitaplarında okuduğumuz yerler değil; bizim günlük hayatımızın bir parçası. Bir yanda Göbeklitepe var; insanlık tarihine dair bildiklerimizi değiştiren o büyük keşif. Bir yanda Çayönü var; yerleşik hayata geçişin ilk izleri. Bir başka tarafta Karacadağ bulunuyor; buğdayın ana vatanı olarak kabul edilen bereketli topraklar…

Bütün bunların ortasında büyüyen bir insanın etkilenmemesi mümkün değil.

Ben bu coğrafyada yalnızca taşları, dağları ya da tarihî yapıları görmüyorum. Aynı zamanda binlerce yıllık bir hafızayı görüyorum. Eski bir köprüye baktığımda üzerinden geçen kervanları hayal ediyorum. Bir manastırın avlusunda durduğumda orada yaşamış insanları düşünmeden edemiyorum. Dicle Nehri’nin kıyısında yürürken onun yalnızca su taşımadığını, aynı zamanda binlerce yıllık medeniyetleri bugüne ulaştırdığını hissediyorum. Sanırım fotoğraf anlayışımı şekillendiren en önemli unsur da bu oldu. Ben yalnızca gördüğümü değil, hissettiğimi de fotoğraflamaya çalışıyorum.

Yaptığınız iş bir bakıma modern zaman seyyahlığı sayılır. Coğrafyanın zorlu koşulları, iklim ve arazi şartları üretim sürecinizi nasıl etkiliyor?

Gerçekten de kendimi biraz seyyah gibi hissediyorum. Gezmek benim için yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Her yolculuk yeni bir keşif, yeni bir öğrenme ve yeni bir tanışmadır.

İnsan ömrü sınırlı ama yaşanacak, görülecek ve kayıt altına alınacak o kadar çok güzellik var ki… Ben de elimden geldiğince bunları fotoğrafla geleceğe bırakmaya çalışıyorum. Çünkü bugün gördüğümüz birçok değer yarın belki aynı hâliyle var olmayacak. Yıllardır dağlarda, vadilerde, yaylalarda, tarihî yapılarda dolaşıyorum. Dağcılık ve doğa sporlarıyla ilgilenmem bana büyük avantaj sağlıyor. Yorucu yürüyüşler ya da zorlu arazi koşulları beni fazla etkilemiyor. Asıl zorlayan şey, uzun yıllar bölgede yaşanan güvenlik sorunlarıydı. Bazı yerlere gitmek, bazı tarihî alanları görmek ve fotoğraflamak neredeyse imkânsızdı.

Bugün ise şartlar geçmişe göre çok daha iyi. Daha rahat seyahat edebiliyor, daha fazla noktaya ulaşabiliyoruz. Bu da hem kültürel........

© Ek Dergi