YABANCILIĞIN ETİĞİ: ERTAN MISIRLI’NIN ŞİİRİNDE DEĞİŞİM, İNSAN VE TOPLUM
Giriş: Yabancıya Dönüşen Şiir ve Değişim Meselesi
“Son yıllarda şiirimizde insan olmadığı gibi toplum da yok ne yazık ki…” diyen Ertan Mısırlı, yalnızca bir eleştiri getirmez; aynı zamanda çağdaş Türkçe şiirin varoluş koşullarını sorgular. Ben Sizin Yabancınızım, bu sorgunun hem poetik hem etik düzlemde yürütüldüğü bir metin olarak okunmalıdır. Turgut Uyar Şiir Yarışması’nda Birincilik Ödülü’ne layık görülen kitap, bir şiir toplamından çok, bir şiir düşüncesi ve şiir krizi metnidir.
Bu bağlamda Turgut Uyar’ın “Evet, değişmek. Anlamlı bir yaşama için değişmek. Bu bir ölüm kalım sorunudur…” sözü, Mısırlı’nın poetikasını anlamak için anahtar bir cümle hâline gelir. Çünkü bu kitapta değişim, yalnızca bir yenilenme değil; bir kırılma, bir yüzleşme ve çoğu zaman bir yıkım olarak karşımıza çıkar.
Mısırlı’nın şiiri, modern insanın hem kendine hem topluma yabancılaştığı bir çağda, bu yabancılaşmayı estetize etmek yerine teşhir eder. Şiir, burada bir güzellik alanı değil; bir rahatsızlık alanıdır.
I. Hafızanın Çöküşü ve Varoluşsal Boşluk
Kitabın açılışındaki dizeler, doğrudan bir kayıp duygusu ve ontolojik boşlukla karşılar okuru:
“kuşlardan kalma bir boşluktu uçmak / yere düşen bulut sessizliği ayrılık / yıllar geçtikçe anılar da soluyor / sonsuz uykunun eşiğinde – (s.11)”
Burada “uçmak” eylemi, artık deneyimsel bir gerçeklik değil, bir kalıntı, bir yokluk izidir. Anılar bile zamanla silinmekte, hafıza çözülmektedir. Aynı sayfadaki şu dizeler, bu çözülmeyi duygusal bir eksilme olarak derinleştirir:
“bir salıncaktı hani aşk / gövdemizde sallanıp duran / şimdi hangi yüreğin ormanında / beni budamaktasın ey hayat! – (s.11)”
Aşkın hareketten kesilmeye evrilmesi, yaşamın üretken değil tüketici bir güç olarak deneyimlenmesine işaret eder. Bu, Uyar’ın “değişim” kavramını tersyüz eden bir değişimdir: gelişme değil, eksilme…
II. Parçalanmış Özne ve Yarım Kalan Anlam
Mısırlı’nın şiirinde özne sabit değildir; sürekli yerinden edilir, parçalanır:
“bir çivi daha düşüyor ahşaptan, / ömrüm yer değiştiriyor / ölü kuşları süpürüyorum – (s.14)”
Burada hayat, sağlam bir yapı değil, çözülmekte olan bir nesnedir. Şair, bu çözülmenin tanığı ve temizlik işçisi gibidir. Aynı parçalanma dil düzeyinde de görünür:
“kapı aralığındaki / yarı arzulu dudaklar gibi / yarım kalmıştı / bütün cevaplar – (s.15)”
Bu dizeler, yalnızca duygusal bir eksikliği değil, anlamın kendisinin yarım kalmasını ifade eder. Artık cevaplar bile tamamlanamaz durumdadır.
III. Aile, Bellek ve İçsel Gömü
Kitapta aile, koruyucu bir yapıdan çok bastırmanın ve gömmenin mekânıdır:
“babalar / çocuklarını içlerine gömerler / ateşe su dökme / ruhunu incitirsin – (s.16)”
Bu dizeler, kuşaklar arası sarsıntıyı ve duyguların bastırılmasını yoğun bir şekilde ifade eder. Anne figürü ise kayıp ve yıkım üzerinden kurulur:
“bütün yapraklar döküldüğünde / eve döneceğine söz vermiştin anne / dönmedin, o ağacı yaktım / anne sütü rengiydi kalbim öldüğünde – (s. 34)”
Anneyle doğa arasındaki özdeşlik, kaybın doğaya yönelen bir şiddete dönüşmesiyle kırılır.
IV. Şiirin Kendini Sorgulaması: Poetika Olarak Yabancılaşma
Mısırlı’nın şiiri, kendi varlık koşullarını da sorgular:
“çaylak sığırcıklar gibi deli cesareti istiyor hayat / şairler sözcüklerin kuryeleridir… – (s.17)”
Şair, burada yaratıcı bir özne olmaktan çıkar, yalnızca taşıyıcıya dönüşür. Daha açık bir poetika ise şu dizelerde belirir:
“kalbim! / sen ihmal edilmiş bir şairsin / akılsız bir başkaldırı, akıllı bir itaatten iyidir / şaşırtıcı, yabancılaştırıcı ve yüzleştirici değilse şiir / kuru tıraşın hikâyesi! – (s.28)”
Bu yaklaşım, şiirin temel işlevini “yabancılaştırma” ve “yüzleştirme” olarak tanımlar.
V. Toplum, Devlet ve Kimlik: Şiirin Politik Düzlemi
Kitapta bireysel kriz, giderek toplumsal eleştiriye dönüşür:
“cumhuriyetin bütün kedileri kara / kadınları solgun / şairleri tamahkâr! – (s. 41)”
Bu dize, idealler ile gerçeklik arasındaki uçurumu ironik bir biçimde ifade eder. Daha sert bir politik ton ise şu dizelerde ortaya çıkar:
“uykuda siliniyor hafızalarımız hafızlar eliyle / dramatik aryalar gibi / devlet acı vermenin sürekliliğidir / senin taşımayı reddettiğin kimliğini / ben niye taşıdım bunca yıldır tanrım? / Ermeni’ydim aleviydim Kürt’tüm… / şiddet, sesini duyuramayanların sesiydi içimde – (s.75)”
Bu, şiirin tanıklık işlevini üstlendiği andır.
VI. Ölüm, İntihar ve Varoluşsal Sınır
Mısırlı’nın şiirinde ölüm, sürekli geri dönen bir temadır:
“otopsi bitti / kaybolmuş mezarlarda buldum gerçek sevgileri / duvar diplerine sürüklenmiş / aşınmış bir mezar taşıydı ölüme aç ruhum / bu işin sonu iyi bitmeyecek! – (s. 27)”
Bu karanlık düşünce, varoluşsal bir hesaplaşmaya dönüşür:
“kendimi hayattan kalıcı olarak ayırmanın / artı ve eksilerini iki liste hâlinde / sürgün defterime yazdım – (s. 57)”
Ve felsefi bir yoğunluk kazanır:
“bir uçurumun içine baktığınızda / uçurum da sizin içinize bakar / ölümün son iyiliği / bir daha ölümün olmamasıdır / ölüleri rahatsız etmeyiniz lütfen! – (s. 74)”
VII. Tarih, Mit ve Direniş İmgesi
Mitolojik ve tarihsel referanslar, şiirde bir direnç hattı oluşturur:
“Kybele! / günün birinde gördüm seni avluda Çaycuma’da / Üsküdar’ın Vasiyet Sokağı’nda gördüm capcanlı / yeryüzü ekvatorun güneyinde büzülürken / genişleyip durdun sen / derinliklerine doğru parke taşlı evrenin – (s. 23)”
Bu süreklilik, politik bir bilinçle birleşir:
“bir Partizan asla, “karşımızda kaç faşist var” diye sormaz / “neredeler” diye sorar – (s. 82)”
“yapılacak işler / faşizm yok edilecek / herkese iş, ekmek / köylüye toprak / halka hürriyet verilecek / sonra da / çiçeklerin toprağı değiştirilecek… – (s. 93)”
VIII. Şiddet, Masumiyet ve İnsan Doğası
İnsan doğasına dair sert bir bakış dikkat çeker:
“insanların içinde yaşayan hayvanlar / benim için aynı ucuz pislikler! – (s. 83)”
Buna karşılık kırılganlık ve hassasiyet şu dizelerde sembolleşir:
“eskiden çok eskiden maden ocağının derinliklerine / kafesler içinde kanaryalar asılırmış / eğer bir grizu sızıntısı olursa / önce kanaryaların hassas kalpleri susarmış – (s. 43)”
IX. Dil, Bellek ve Anlamın Dağılması
Dil, şiirde başlı başına bir mesele hâline gelir:
“noktalı virgül sanki; / gelecekteki acı ya da sonsuz ölüm duygusu / kâğıdın mürekkebi emdiği gibi – (s. 52)”
Bellek üzerine düşünce ise şu dizelerde yoğunlaşır:
“sonra düşünüyorum / bunlar anılar mı anıların anıları mı / unut gitsin! Hayat çok patetik! / bireyleşme acıyla başlar – (s. 53)”
Toplumsal acı ve tarihsel unutuluş ise şu dizelerde belirir:
“biz ölmüşüz tarihe geçmişiz / kuşa kediye acıyorlar da / bize acımıyorlar anne! – (s. 63)”
Şiddetin en yoğun imgelerinden biri:
“sessizliğe gömülmüş kuyu / saçlarını öpüyordu zamanın / otların üstünde sürükleyerek götürüyorlardı / dilsiz celladın ipek urganlarla boğduğu cesetleri / ellerimi tutarken bilekleri uzuyordu çocukların – (s. 64)”
Ve devamı:
“dehşetten nutku tutulmuş bir çöl gibi / cesaretim yok sessizliği bozmaya / tanınmaz bir yüzle eğiliyorum geceye / ölüm sığmıyor uzaklaşan hayallerime – (s. 65)”
X. Metafizik, Ahlak ve İsyan
Metafizik sorgulama:
“cenaze törenime erteleyin üzüntülerinizi / tarihin yasasına ters düşmek istemem ama / Havva elmayı Adem’e vermek yerine / bir salkım Cezayir hurması karşılığında satsaydı / düş kırıklığına mı uğrardın tanrım? / Ol’uş hâlindeyiz senin iyi niyetine bağımlıyız – (s. 69)”
Ahlaki gerilim:
“hak etmediğin durumda bile hoşgörü / en masum nefretten iyidir diyeceksin şimdi / öyle değil mi samanlığın kralı / kendine ve sana tapanlara iyi bak! – (s. 79)”
Düşünsel yoğunluk:
“inkâr ve şüphe iki kanatlı kuş – (s. 85)”
İdeolojik başkaldırı:
“Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Tarihi’ne / ve temeline dinamit döşemek istiyorum tanrım! / yaşayan hiçbir canlının ahını almamak için / (…) / neden solar çiçekler onlar da hasret mi çeker / ‘Cumartesi Anneleri’ gibi / ya savaşta kaybolan çocukların çığlıkları – (s. 89)”
Sonuç: Yabancılık Bir Etik midir?
“bu ölüm coğrafyasında belki de en ağır olanı / toprağın acısına tanık olmaktır – (s. 91)”
ve
“hepimiz bir ölünün yüreğiyle yaşarız dünyada / her kafes bir kuşa mezardır diri diri / bir ağaç için saklanacak en iyi yer ormandır / ey insan! – (s. 21)”
Bu dizeler, kitabın özünü kristalize eder. Ben Sizin Yabancınızım, yalnızca bir şiir kitabı değil, bir etik pozisyon önerisidir. Yabancı olmak, burada kaçış değil; yüzleşmenin ön koşuludur.
Ancak bu noktada durmak, Mısırlı’nın şiirine haksızlık olur. Çünkü bu kitapta yabancılık yalnızca bir duygu ya da varoluş hâli değil, aynı zamanda bilinçli bir seçimi, hatta bir direniş biçimini temsil eder. Şairin kendisini “yabancı” olarak konumlandırması, egemen dile, yerleşik şiir estetiğine ve en önemlisi alışkanlık hâline gelmiş duyarlıklara karşı geliştirilmiş bir etik tavırdır. Bu anlamda Mısırlı’nın şiiri, okuru konfor alanından çıkarmayı amaçlayan bir müdahale olarak okunmalıdır.
Yabancılık burada çift yönlü işler: Şair hem dünyaya yabancıdır hem de okuru kendi dünyasına yabancılaştırır. Bu ikili hareket, şiirin temel gerilim hattını oluşturur. Okur, bu şiirlerde kendisini tanıyamaz; tanıyamadığı ölçüde de yüzleşmek zorunda kalır. İşte tam da bu noktada şiir, estetik bir deneyim olmaktan çıkar, etik bir deneyime dönüşür. Çünkü yüzleşme, her zaman rahatsız edicidir.
Mısırlı’nın şiirindeki yabancılık, aynı zamanda bir tanıklık biçimidir. Şair, kendisini toplumun dışına yerleştirerek, içeridekilerin göremediği şeyleri görmeye çalışır. Bu, klasik anlamda bir “aydın” konumundan farklıdır. Burada şair, yukarıdan bakan değil; dışarıda duran, dışlanmış olanın perspektifini benimseyen bir figürdür. Bu nedenle şiirde sıkça karşılaştığımız kimlik, şiddet ve tarih temaları, yalnızca bireysel duyarlılığın değil, kolektif bir hafızanın da parçalarıdır.
“… uykuda siliniyor hafızalarımız hafızlar eliyle…” dizesiyle başlayan şiirsel hatırlatma, tam da bu kolektif hafızanın nasıl bastırıldığını gösterir. Yabancı olmak, bu bastırmaya karşı direnmenin bir yoludur. Çünkü ancak yabancı olan, alışılmış olanın dışına çıkabilir ve onu sorgulayabilir. Bu açıdan bakıldığında Mısırlı’nın şiiri, bir unutma kültürüne karşı hatırlama ısrarıdır.
Öte yandan bu yabancılık, yalnızca toplumsal değil, ontolojik bir boyut da taşır. İnsan, Mısırlı’nın dünyasında kendisine de yabancıdır. “… hepimiz bir ölünün yüreğiyle yaşarız dünyada” dizesi, bu ontolojik yabancılığı çarpıcı bir şekilde ifade eder. Burada yaşam, aslında bir tür gecikmiş ölümdür; varlık, kendi yokluğunun gölgesinde sürer. Bu düşünce, şiirin karanlık tonunu belirleyen temel unsurlardan biridir.
Ancak bu karanlık, nihilist bir boşluk değildir. Aksine, sürekli bir anlam arayışını içinde barındırır. Mısırlı’nın şiiri, anlamın yokluğunu değil, anlamın krizini dile getirir. Bu kriz, hem bireysel hem toplumsal düzeyde hissedilir. Şair, bu krizi çözmez; aksine gösterir. Çünkü çözüm, çoğu zaman mevcut düzenin yeniden üretimi anlamına gelir. Oysa Mısırlı’nın derdi, düzeni onarmak değil, onun çatlaklarını göstermektir.
Bu bağlamda Turgut Uyar’ın “değişmek” çağrısı yeniden önem kazanır. Mısırlı’nın şiiri, bu çağrıyı romantik bir yenilenme fikri olarak değil, radikal bir dönüşüm zorunluluğu olarak okur. Değişim, burada konforlu bir evrim değil; sarsıcı bir kırılmadır. Şiirdeki ölüm, intihar ve yıkım imgeleri, bu kırılmanın kaçınılmazlığını gösterir. Çünkü eski olan yıkılmadan yeninin kurulamayacağı fikri, kitabın alt metninde sürekli hissedilir.
Fakat bu noktada önemli bir soru ortaya çıkar: Mısırlı’nın önerdiği bu değişim mümkün müdür? Yoksa şiir, yalnızca bu imkânsızlığın ifadesi midir? Bu soruya kesin bir yanıt vermek zordur. Ancak şunu söylemek mümkündür: Mısırlı’nın şiiri, değişimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden çok, bu değişimin gerekliliğini vurgular. Şiir, bir çözüm sunmaz; bir zorunluluk dayatır.
Bu zorunluluk, aynı zamanda bir etik sorumluluk olarak karşımıza çıkar. Şair, okuru yalnızca düşünmeye değil, aynı zamanda pozisyon almaya zorlar. Özellikle politik şiirlerde bu durum açıkça görülür. “… yapılacak işler / faşizm yok edilecek…” dizeleri, şiirin eylemle kurduğu ilişkiyi net bir şekilde ortaya koyar. Bu noktada şiir, yalnızca bir ifade biçimi değil, bir çağrı hâline gelir.
Ancak bu çağrı, didaktik bir söyleme dönüşmez. Mısırlı’nın şiiri, slogan üretmez; gerilim üretir. Okuru yönlendirmek yerine sarsar. Bu sarsıntı, şiirin en güçlü etkilerinden biridir. Çünkü okur, bu şiirlerde rahat edemez. Her dize, bir tür huzursuzluk yaratır. Ve bu huzursuzluk, şiirin amacıdır.
Yabancılık, tam da bu huzursuzlukta anlam kazanır. Alışılmış olanın dışına çıkmak, konforu terk etmek ve bilinmeyene yönelmek… Mısırlı’nın şiiri, bu süreci estetize etmez; doğrudan yaşatır. Okur, bu şiirleri okurken yalnızca bir metinle değil, aynı zamanda kendi içindeki karanlıkla da karşılaşır.
Bu yüzden Ben Sizin Yabancınızım, kolay bir kitap değildir. Okuru zorlar, yorar, hatta yer yer iter. Ancak tam da bu zorluk, kitabın değerini belirler. Çünkü şiir, eğer hâlâ bir şey yapabiliyorsa, bu ancak böyle bir zorluk aracılığıyla mümkündür.
Sonuç olarak, Mısırlı’nın şiiri bize şunu hatırlatır: Şiir, yalnızca güzel söz söyleme sanatı değildir. Aynı zamanda bir yüzleşme alanıdır. Ve bu yüzleşme, çoğu zaman rahatsız edicidir. Yabancı olmak, bu rahatsızlığı kabul etmektir. Kendine, topluma ve dile karşı mesafe koyabilmektir.
Yukarıda da belirttiğim gibi Turgut Uyar’ın “değişmek” çağrısı, bu bağlamda yeniden anlam kazanır. Değişmek, yalnızca yeni bir şey söylemek değil; eskiyi sorgulamak, hatta yıkmaktır. Mısırlı’nın şiiri, tam da bunu yapar. Ve bu yüzden önemlidir. Bu yüzden rahatsız edicidir. Çünkü yalnızca dünyaya değil, kendimize de yabancılaşmamızı sağlar. Ve belki de şiirin hâlâ bir anlamı varsa, bu tam da bu yabancılaşma anında saklıdır.
Kaynakça:
Mısırlı, Ertan. Ben Sizin Yabancınızım. İz Bırakan Kalemler Yayınevi, 2023.
