Mesut Aşkın: Şiirin Soğuk Mevsimi ve Bir Hafıza Arkeolojisi
Günümüz Türk şiirinin önemli sorunlarından biri, insanın tarih karşısındaki konumunu nasıl yeniden kuracağı meselesidir. Büyük anlatıların çözüldüğü, bireyin kendi içine kapandığı, şiirin çoğu zaman kişisel deneyimin dar alanına çekildiği bir çağda bazı şairler hâlâ insanı büyük soruların içinde aramayı sürdürür. Mesut Aşkın, bu arayışın günümüzdeki dikkat çekici temsilcilerinden biridir. 1993-2019 yılları arasında yayımladığı üç kitabı ile Yer Isındım Gök Üşüdüm adlı son dosyasının bir araya geldiği İki Ülke Arasında Kalan Kış [Klaros Yayınları, 2020] yalnızca bir toplu şiir kitabı değildir. Bu kitap, bir şairin estetik gelişiminden çok, bir insanın tarih, dil, inanç ve hafıza karşısındaki uzun hesaplaşmasının belgesidir.
Mesut Aşkın’ın şiirinin merkezinde bir karşıtlık vardır: sıcaklık ve soğukluk. Ev ve dışarısı, hatıra ve unutma, kutsal ve dünyevi, beden ve ruh, insan ve kendi içindeki yabancı. Şairin “iki ülke arasında kalan kış” imgesi aslında yalnızca coğrafi bir ayrılığın değil, modern insanın varoluş durumunun metaforudur. “annem görmediği ülkesi için / saçlarını yakmıştır annem / iki ülke arasında kalan kıştır…” dizeleri, bu poetikanın temel anahtarlarından biridir. Buradaki kış yalnızca mevsim değildir; göçün, kaybın, parçalanmış kimliğin ve tamamlanamayan aidiyetin adıdır.
Mesut Aşkın’ın şiiri kolay okunabilir bir şiir değildir. Çünkü şair okura hazır anlamlar sunmaz; onu anlamın doğduğu karanlık bölgeye çağırır. Bu nedenle onun şiiri bir taraftan güçlü bir metafor dünyası kurarken, diğer taraftan kapalılığı nedeniyle tartışmaya açık hâle gelir. Tam da burada şiirinin temel gerilimi ortaya çıkar: Aşkın, çağdaş insanın parçalanmışlığını derin bir poetik dille yakalar; fakat zaman zaman bu yoğunluk, şiirin okurla kurduğu ilişkiyi zorlaştırır.
Bu açıdan Mesut Aşkın şiiri, günümüz Türk şiirinde önemli bir tartışma alanı açar. Şair, Nâzım Hikmet’in tarihsel insanından, Enver Gökçe’nin halk acısından ve Şükrü Erbaş’ın bireysel kırılganlıklarından farklı bir noktada durur. O, insanı daha çok hafızasının enkazında arar.
Ölümün İçinden Geçen İnsan: Mesut Aşkın ve Hafızanın Şiiri
Mesut Aşkın’ın şiir evreninde ölüm, bir son değil; geçmişle bugünü birbirine bağlayan karanlık bir geçittir. “tozla ve rabbin telaşıyla / kaldırılırken ölüler / bir yüzün tercümesine / takılıp yaşamayı denediler / geride kalanlar…” dizeleri, ölümün ardından kalan insanın trajedisini anlatır. Burada dikkat çekici olan nokta şudur: Şair ölümü değil, ölümden sonra devam eden hayatı merkeze alır. Ölüler gider; fakat geride kalanlar onların yüzlerinde, seslerinde ve hatıralarında yaşamaya devam eder.
Bu yaklaşım Paul Celan’ın şiiriyle güçlü bir akrabalık taşır. Celan için şiir, tarihin büyük yıkımlarından sonra hâlâ konuşabilmenin imkânıdır. Sözcükler artık dünyayı açıklayan araçlar değildir; kırılmış dünyanın parçalarıdır. Mesut Aşkın’da da kelime, masumiyetini kaybetmiş bir varlıktır. “…harf doğmaz doğurulmaz…” dizesi bu açıdan önemlidir. Çünkü şair burada dilin başlangıçtaki saflığını sorgular. Harf artık yalnızca sesin işareti değildir; geçmişin yükünü taşır. Her kelimenin içinde bir kayıp, bir suskunluk, bir unutulmuş hikâye vardır.
Bu noktada Karl Marx’ın yabancılaşma kavramı da şiiri anlamak için verimli bir anahtar sunar. Marx’a göre modern insan yalnızca emeğine değil, kendi özüne de yabancılaşır. Mesut Aşkın’ın insanı ise kendi varlığına, geçmişine ve diline yabancılaşmış insandır. “…kendimle aramdaki boşlukta kaldım” dizesi, bu yabancılaşmanın şiirsel karşılığıdır. Buradaki boşluk bireysel bir ruh hâli değildir; insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin parçalanmasıdır. Ancak Aşkın’ın şiiri Marx’ın dünyasından ayrıldığı yerde daha metafizik bir alana yönelir. Marx’ın insanı toplumsal ilişkiler içinde çözülürken, Aşkın’ın insanı varlık karşısında çözülür. Onun temel sorusu “insan neden yabancılaştı?” kadar “insan kendini yeniden nasıl bulabilir?” sorusudur.
Bu yönüyle şair, Jean-Paul Sartre’ın varoluşçu düşüncesine yaklaşır. Sartre’a göre insan, anlamı hazır bulmaz; onu üretmek zorundadır. Fakat anlam üretme zorunluluğu aynı zamanda yalnızlığı getirir. Mesut Aşkın’ın insanı da tam olarak böyle bir yalnızlığın içindedir. Kendi içine kapanmış değildir; aksine kendisini, tarihi ve dünyayı anlamaya çalıştığı için yalnızdır.
Dilin Yarılması: Türkçe, Kimlik ve Ötekinin Hafızası
Mesut Aşkın şiirinin en belirgin mücadele alanlarından biri dildir. Ancak bu mücadele, yalnızca sözcük seçimine ilişkin estetik bir tercih değildir. Şair için dil, insanın varoluşunun evidir; fakat bu ev her zaman güvenli değildir. Bazen insanı koruyan, bazen de onu geçmişinin içine hapseden bir yapıdır. “…dilin aklıyla Türkçeye çerkes düşerken / gövdemle ah nasıl da büyürdüm…” dizeleri, Aşkın’ın dil meselesini kişisel bir hatıra olmaktan çıkarıp tarihsel bir yaraya dönüştürdüğünü gösterir. Burada Türkçe, yalnızca konuşulan bir dil değildir; içinde göçleri, kayıpları, bastırılmış sesleri ve kimlik çatışmalarını taşıyan canlı bir organizmadır.
Modern Türk şiirinde dil ve kimlik meselesi yeni değildir. Ancak Mesut Aşkın’ın farkı, bu meseleyi doğrudan politik bir söylemle değil, varoluşsal bir gerilimle ele almasıdır. Onun şiirinde dil, insanın kendini kurduğu kadar kendini kaybettiği bir alandır. “…beni senden ayıran / dicle ile fırat değil / dildeki Türkçedir…” dizesi bu açıdan son derece önemlidir. Şair burada coğrafyanın değil, dilin ayrıştırıcı gücüne dikkat çeker. İnsanları birbirinden uzaklaştıran yalnızca sınırlar değildir; kelimelerin taşıdığı tarihsel yüklerdir.
Bu noktada Enver Gökçe ile bir karşılaştırma yapmak mümkündür. Gökçe’nin şiiri, halkın dışarıda bırakılmış seslerini merkeze alır. Onun şiirindeki temel hareket, görünmeyenin görünür kılınmasıdır. Köylünün, emekçinin, yoksulun ve ezilenin sesi şiirin merkezine taşınır. Mesut Aşkın da benzer biçimde unutulanların peşindedir; ancak onun aradığı ses daha çok içsel ve hafızaya ait bir sestir. Enver Gökçe’nin şiirinde toplumun yarası konuşurken, Aşkın’da bireyin içinde biriken tarih konuşur. Bu nedenle Aşkın’ın “…bilinmeyen bir dilim var…” sözü, yalnızca bir kimlik ifadesi değildir. Aynı zamanda modern insanın temel trajedisidir. İnsan kendini anlatmak ister, fakat elindeki kelimelerin kendisine ait olup olmadığından emin değildir.
Burada şairin güçlü yanı ortaya çıkar: Aşkın, dili sadece bir anlatım aracı olarak görmez; onu şiirin konusu hâline getirir. Fakat aynı noktada şiirinin tartışmalı tarafı da belirir. Dil üzerine bu yoğun düşünme hâli, bazı bölümlerde şiiri aşırı sembolik bir yapıya taşıyabilir. Okur bazen anlamın içine girmek yerine, anlamın kapısında beklemek zorunda kalabilir. Bu durum bir zayıflık mıdır? Yoksa çağdaş şiirin zorunlu kaderi midir? Bu soruya verilecek cevap, Aşkın şiirinin nasıl okunduğuna bağlıdır. Eğer şiirden doğrudan mesaj beklenirse, onun kapalı dünyası bir sorun olarak görülebilir. Ancak şiirin görevinin yalnızca açıklamak değil, bilinmeyeni duyulur hâle........
