menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Zamanın rengi var mıdır?

49 0
22.08.2026

Geçen hafta denk gelmişsi­nizdir, Endonezya Bali’de Art Xchange Gallery’de çok güzel bir Halime Türkyılmaz sergi­si vardı. 29 Temmuz’da “The He­ard of the Land” sergisi oldukça il­gi gördü. Bu Türk resim sanatı için çok güzel haber. Ressamın geçti­ğimiz yıllardaki Fransa Paris’teki “Bloom” sergisi, Village Suisse Ga­lerie 7’deki sergi, 2026’daki Kaza­kistan-Almaty’deki Sievers Elma Ağacı Festivali kapsamında düzen­lenen uluslararası sanat çalıştayı, Özbekistan- Taşkent’deki Bahar Festivali Türk Dünyası Kadın Res­samlar Sergisi, Kırgızistan- Biş­kek’teki

6 Haziran 2024 Türk Dünyası Kadın Ressamlar Sergisi gibi çok özel işler yaptı. Bu gibi haberler beni bir kültür sanat insanı olarak doğrusu çok mutlu ediyor. Şimdi bu aşamada bu değerli ressamı sa­nat anlayışıyla size tanıştırmak is­terim.

Bir ressamın karşısında durdu­ğumuzda, aslında iki farklı şey­le karşı karşıya kalırız: Gördüğü­müz yüzey ve o yüzeyin arkasında duran, çoğu zaman ressamın ken­disinin bile tam olarak adlandı­ramadığı bir dünya görüşü. Hali­me Türkyılmaz'ın resimlerine ba­karken de önce gözümüz kırmızı ağaçlara, ayçiçeği tarlalarına, çay bahçelerine takılır; sonra bir süre sonra fark ederiz ki orada bizi bek­leyen asıl şey renk değil, zamandır. Türkyılmaz'ın kendi dizeleri bunu en yalın haliyle söyler: "Beni boy­dan boya kaplayan bir nehirdir za­man, ama o nehir de ben'im. Zaman beni mahveden kaplandır, ama o kaplan da ben'im."

Bu dizeler bir ressamın kaleme aldığı sıradan bir duygusal açıklama değil; zamanla özdeşleşen, zamanı dışarıdan izle­mek yerine onun içinde eriyen bir öznenin itirafıdır. İşte bu itiraf, bi­zi doğrudan felsefenin en eski me­selelerinden birine, zaman ile bi­linç arasındaki ilişkiye götürür. Zi­ra bir ressamın tuvale koyduğu her fırça darbesi, aslında dünyayı na­sıl algıladığına, kendini dünyanın neresine yerleştirdiğine dair sessiz bir beyandır ve bu beyanı okumak için bazen sanat eleştirisinin değil, doğrudan felsefenin diline ihtiyaç duyarız.

Fransız filozof Henri Bergson, saatin gösterdiği zaman ile insa­nın içeriden yaşadığı zamanı birbi­rinden ayırır. Saatin zamanı bölü­nebilir, ölçülebilir, birbirinin aynı dilimlere ayrılabilir bir zamandır; oysa Bergson'un "süre" (durée) de­diği zaman akan, iç içe geçen, geç­mişi şimdiye taşıyan, asla tam ola­rak tekrarlanamayan bir zamandır.

Türkyılmaz'ın resim anlayışını bu ayrımın ışığında okuduğumuzda, onun neden ışığın "an"ını bu ka­dar önemsediğini daha iyi anla­rız. Kendi ifadesiyle o, "ışığın de­ğişimini yakalamaya çalışırken bu yolla resme zaman unsurunu da katmıştır." Bir ağacın üzerine dü­şen öğle güneşi ile akşamüstü ışığı aynı ağacı iki ayrı ağaç haline ge­tirir; Türkyılmaz'ın fırçası da tam bu farkın peşindedir.

Bu, saatin za­manını değil, Bergson'un süresi­ni resmetmek demektir. Nitekim kendisinin de sıkça andığı Claude Monet'nin "her şey renk ışıltıları içinde görünüyor bana" sözü, aynı sezginin bir başka çağda, bir baş­ka ressamın dilinde yankılanma­sıdır. Ama Türkyılmaz'ın izlenim­ciliği, dediği gibi, "bambaşka bir iz­lenimcilik"tir çünkü onun süresi Fransız kırsalının değil, Kırşehir bozkırının, Ayvalık zeytinlikleri­nin, İzmir'in kiraz ağaçlarının, çay bahçelerinin süresidir. Zaman bu­rada evrensel bir soyutlama değil, belli bir coğrafyanın nefes alışıdır.

Bu noktada ikinci bir felsefi eşiğe geçebiliriz: madde felsefesi. Gas­ton Bachelard, "Suyun ve Düşle­rin", "Toprağın ve İstemenin Düş­leri" gibi eserlerinde, insan hayal gücünün maddeyle kurduğu ilişki­nin, biçimle kurduğu ilişkiden çok daha derin ve çok daha eski olduğu­nu söyler.........

© Dünya