Her sathı müdafaa anlayışı
Gazi Mustafa Kemal’in 1921 yılında gerçekleşen Sakarya Meydan Savaşında söylediği “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır” cümlesi yalnızca askeri bir taktik değildi. Dönem, bazı cephelerde üst üste gelen yenilgilerle morallerin bozulduğu, mücadele azminin zayıfladığı, Ankara’nın düşmesi halinde hükümetin başka bir kente taşınmasının tartışıldığı zor bir dönemdi. Ordu savaşmaya devam edebilecek miydi; Ankara hükümeti direnebilecek miydi; halk milli mücadeleyi sürdürebilecek miydi? Mühimmat yoktu, asker yorgundu ve lojistik sağlamak giderek zorlaşıyordu.
Sakarya nehrinin doğusuna çekilmek ilk bakışta bir yenilgi gibi görünse de, yeni bir mücadele anlayışının doğuşu için psikolojik bir eşiğe dönüşecekti. Türk ordusu “taktik bir ricat” ile yalnızca hattı değil, sathı yani bütün vatanı savunma anlayışına geçiyordu. Tekalif-i Milliye emirleriyle toplumun bütün kaynakları seferber edilmişti. Halk, erzak, cephane, taşıma hayvanları ve elindeki tüm imkanlarla ile ordunun yardımına koşuyordu. Savaş toplumsallaştırılmıştı. Ankara’ya 80 kilometre kala karşı tarafa verilen mesaj açıktı. “Hattı kazanmanız zafer anlamına gelmez. Mevzi düşse de savaş bitmez.”
Sakarya’da belirlenen bu strateji, yalnızca savaş anını kapsayan askeri bir refleksi değil, aynı zamanda kurulacak olan yeni devlet aklının, güvenlik anlayışının ve toplumun varoluş felsefesinin yeniden tanımlanması anlamına da geliyordu. Hattı müdafaadan sathı müdafaaya geçiş, sınırları, cephesi, düşmanı net olan bir savaş anlayışından savunmayı bütün coğrafyaya, zamana, topluma ve halkın duygu dünyasına yayma stratejisine dönmek demekti. Düşman velev ki, bir hattı geçse, bir cepheyi düşürse bile direniş sürecekti. Savunulan şey artık sadece bir toprak alanı değil, halkın kolektif iradesi, ortak hafızası ve varoluş hakkı gibi ontolojik değerlerdi. Nitekim vatan da bir toprak alanından çok daha fazlasıydı; Türk’ün son sığınağı, var oluşunun kanıtı olan kutsal........
