menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gürültünün içinde bir ‘hayır’

26 0
14.03.2026

Belki de dünyanın kusursuz liderler değil, karmaşık bir çağda ilkesel bir pusula aradığını hatırlamak gerekir. İnsanlar, gürültünün içinden yükselen sakin ama kararlı bir “hayır”ın mümkün olduğunu bilmek istiyor.

Dünya bazen bir siren sesi­ne benziyor; sürekli çalıyor, sürekli uyarıyor, sürekli yeni bir tehdit, yeni bir misilleme, yeni bir “kaçınılmazlık” duygusu ya­yıyor. Başlangıçta irkiltiyor bu ses. Sonra alışıyoruz. Ve asıl kırıl­ma tam da burada yaşanıyor: Gü­rültü normalleşiyor.

Modern çağın en görünmez dö­nüşümü belki de bu. Şiddet önce ihtimal olarak dile geliyor, ardın­dan seçenek olarak tartışılıyor, nihayetinde zorunluluk gibi su­nuluyor. “Başka çare yok” ifadesi, politik dilin en etkili meşruiyet üretim aracına dönüşüyor. İran– ABD–İsrail hattında yükselen gerilim de tam böyle bir zihinsel zeminde konuşuluyordu. Aske­ri analizler ekranları dolduruyor, güç projeksiyonları tartışılıyor, caydırıcılık hesapları teknik bir soğukkanlılıkla ele alınıyordu. Soru artık “olmalı mı” değil, ne­redeyse “nasıl ve ne zaman”dı.

İşte bu eşikte İspanya Başba­kanı Pedro Sánchez’in açıklama­sı geldi. İran’ın eylemlerini tas­vip etmediğini net biçimde ifa­de etti ancak mücadelenin şiddet üzerinden yürütülmesini kabul etmediğini de aynı netlikle söy­ledi. Bu, diplomatik literatürde radikal bir cümle değildi. Ama bağlam radikaldi. Çünkü Sánc­hez, eleştiri ile savaşı aynı cüm­lede zorunlu bir bağa dönüştür­medi. Pozisyon aldı ama cepheye girmedi. Eleştirdi ama bombar­dımanı kaçınılmaz ilan etmedi. Ve bazen çağın ruhuna asıl mü­dahale tam da bu ayrımı yapabil­mektir.

Meşruiyetin inşası: Dil, eşik ve güç

Savaş genellikle tankların ha­reketiyle değil, kelimelerin yer değiştirmesiyle başlar. “Operas­yon”, “önleyici müdahale”, “stra­tejik zorunluluk” gibi teknik kav­ramlar, şiddetin üzerini rasyonel bir örtüyle kaplar. Bu teknikleş­me, ahlaki soruyu ortadan kaldır­maz; yalnızca görünmez kılar. İn­san kaybı istatistiğe dönüşürken, yıkım grafiklere sığdırılır. Vic­dan, terminolojinin arasında bu­harlaşır.

İletişim biliminin temel ger­çeklerinden biri şudur: Çerçeve algıyı belirler. Bir olayı hangi kav­ramlarla anlattığınız, toplumun o olaya dair zihinsel eşiğini belir­ler. Eğer savaş “kaçınılmaz” ola­rak çerçevelenirse, ona itiraz ir­rasyonel görünmeye başlar. Eğer askeri karşılık “caydırıcılık” ola­rak sunulursa, karşı çıkış zayıf­lıkla eşleştirilir. Böylece meşru­iyet adım adım inşa edilir; kimse bir anda savaş istemez ama her­kes yavaş yavaş savaşa ikna olur.

Tam da bu nedenle Sánchez’in yaptığı şey içerikten çok çerçeve­ye müdahaledir. İran’ı eleştirir­ken askeri karşılığı doğal sonuç olarak kabul etmemesi, iki kutup­lu düşünme tuzağını kırar. Gü­nümüz siyasal iletişiminde sıkça kurulan denklem basittir: Ya kar­şı tarafı savunursunuz ya da as­keri müdahaleyi desteklersiniz. Oysa üçüncü bir alan vardır; ilke­sel bir alan. Şiddeti reddederken eleştirebilmek, eleştirirken sava­şı meşrulaştırmamak mümkün­dür. Bu alan yüksek sesli değildir; kısa vadeli alkış getirmez. Ancak ahlaki tutarlılık üretir. Belirsiz­lik dönemlerinde toplumların en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur: Tutarlılık.

Umudun yankısı ve arabuluculuğun gücü

Sánchez’in sözlerinin kısa sü­rede geniş bir yankı bulması, yal­nızca diplomatik bir pozisyonun paylaşılması değildi; daha de­rin bir psikolojik ihtiyacın görü­nür hale gelmesiydi. Uzun süre­dir dünya alarm halinde yaşıyor. Ekonomik kırılganlıklar, jeopo­litik gerilimler, enerji ve iklim krizleri… Toplumsal bilinç sü­rekli tetikte. Bu sürekli alarm ha­li, zihni iki uç arasında sıkıştırır: Ya daha sert bir güç talep edilir ya da anlam arayışı güçlenir.

Sertlik, kontrol yanılsama­sı üretir. Güçlü bir askeri cevap, karmaşık bir krizi basitleştirir ve geçici bir rahatlama sağlar. Ancak korku üzerine kurulu her söylem, sürdürülebilmek için ye­ni bir korkuya ihtiyaç duyar. Bu nedenle sertlik sarmalı, güvenlik üretmekten çok endişe üretir.

Anlam arayışı ise daha kalıcı­dır. İnsanlar yalnızca korunmak değil, doğru olanın savunulduğu­nu görmek ister. Belirsizlik dö­nemlerinde kaybedilen şey ço­ğu zaman güvenlikten önce yön duygusudur. İlkesel bir pusu­la ihtiyacı buradan doğar. Sán­chez’in yaptığı, gücü askeri ka­pasite üzerinden değil etik sınır üzerinden tanımlamaktı. Gücün yalnızca vurabilme yeteneği de­ğil, vurmayı reddedebilme irade­si olduğunu hatırlattı.

Ancak ilkesel duruşun bir baş­ka boyutu daha vardır: Arabulu­culuk. Şiddeti reddetmek yalnız­ca savaş karşıtlığı değildir; aynı zamanda diyalog alanı açma ira­desidir. Küresel sistemde bugün en kıymetli güç türlerinden biri, masayı kurabilme kapasitesidir. Konuşamayan tarafları aynı ze­minde buluşturabilmek, askeri üstünlükten daha zor ama daha kalıcı bir etki yaratır.

Bu noktada Türkiye’nin son dönemdeki sakin ve kararlı tu­tumu dikkat çekicidir. Bölgesel gerilimlerde kapıları kapatma­yan, taraflarla konuşabilen ve kendisini arabuluculuk pozisyo­nunda konumlandıran bir yak­laşım izleniyor. Bu, yüksek sesli bir güç gösterisinden ziyade dip­lomatik bir denge siyaseti. Kriz anlarında en değerli şey yalnız­ca pozisyon almak değil, temas kanallarını açık tutabilmektir. Türkiye’nin bu zeminde, farklı aktörlerle eşzamanlı konuşabi­len nadir ülkelerden biri olarak konumlanması, aslında güç kav­ramının daha sofistike bir boyu­tuna işaret ediyor: Güven inşa edebilme kapasitesi.

Güç yalnızca askeri kapasi­te değildir; aynı zamanda güven üretme ve sürdürülebilir diya­log zemini kurabilme becerisidir. Küresel krizler çağında arabulu­culuk, taktik bir hamle değil stra­tejik bir sermayedir. Çünkü ma­sayı kurabilen, oyunun dilini de belirler. Bu nedenle İspanya’dan yükselen “hayır” ile Türkiye’nin diplomatik temas dili aynı eksen­de buluşuyor: Şiddeti kaçınılmaz bir kader olarak görmemek ve ko­nuşma alanını daraltmamak.

Bugün belki de en büyük risk savaşın çıkması değil; savaş fik­rinin zihinsel olarak kabul edi­lebilir hale gelmesidir. Gürültü arttıkça eşik düşer, eşik düştükçe şiddet sıradanlaşır. Oysa bazen bu zinciri kıran şey büyük hamle­ler değil, konuşma tonundaki kü­çük bir değişimdir. “Kaçınılmaz” denilene itiraz eden bir cümle, tarihin yönünü anında değiştir­meyebilir; ancak zihinsel istika­meti sarsabilir.

Belki de mesele dünyanın ku­sursuz liderler değil, karmaşık bir çağda ilkesel bir pusula ara­dığını hatırlamak gerekir. İnsan­lar, gürültünün içinden yükselen sakin ama kararlı bir “hayır”ın mümkün olduğunu bilmek isti­yor. Ve belki de aynı zamanda, bu “hayır”ın yalnızca bir itiraz de­ğil, bir müzakere daveti olduğunu görmek istiyor. Çünkü en radikal eylem bazen bağırmak değildir; konuşabilmektir.

Sirenler çalmaya devam edebi­lir. Gürültü artabilir.

Ama bazen tarihin yönünü de­ğiştiren şey, en yüksek ses değil; o sesin içinde kaybolmayı redde­den bir cümleler ve duruştur.


© Dünya