Uygun fiyatlı konut arayışında dünyadan yedi yenilikçi model
Kentler sadece büyümüyor, dönüşüyor. Dönüşürken de yeni sorularla bizi yüzleştiriyor…Kim nerede yaşayacak? Hangi gelir grubunun hangi mahallede konut hakkı olacak?
Bu sorular, teknik bir planlama meselesi gibi görünse de gerçekte çok daha temel bir şeyi sorguluyor. Dünyadaki uygulamaları değerlendirdiğimizde, Türkiye’de konut tartışmasını bu perspektiften yeniden kurmak için de, yedi farklı model üzerinden bir düşünme egzersizi yapmak mümkün.
Mülkiyette kolektiflik: Kooperatif konutlar
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1920’lerden bu yana uygulanan kooperatif modeli, mülkiyeti bireysel olmaktan çıkarıp kolektif hale getiriyor. Konutta oturan kişi aynı zamanda yapının sahibi olan tüzel kişiliğin ortağı ve karar vericisi oluyor. Amaç kar değil, maliyetin paylaşılması.
Bu model, özellikle yüksek arsa maliyetlerinin konutu ulaşılamaz kıldığı büyük şehirlerde “birlikte sahiplik” fikrini güçlendiriyor. Türkiye’de de geçmişte bazen çok başarılı (hatta günümüzde modern kooperatifçilik olarak da tanımlanan önce arsa ediniminin sağlandığı, sonra yapının inşa edildiği) modelleri görmek mümkün. Bu tür uygulanmaların teşvik edilmesi, orta ve dar gelirlinin konut erişimini piyasa dışı mekanizmalarla çözmek için alternatif bir yol olabilir.
Arsa kamuda, yapı vatandaşta: Topluluk arazi fonları (Community Land Trust)
Topluluk Arazi Fonları modeli, konutun üzerindeki binayı kullanıcıya devrederken, arsa mülkiyetini kamuya veya kar amacı gütmeyen bir topluluk fonuna bırakıyor. Böylece konutun piyasa değerinin artması durumunda dahi, o evin uygun fiyatlı olarak kalması güvence altına alınıyor. İstanbul gibi, arsa fiyatlarının toplam maliyetin yarısından fazlasını oluşturduğu kentlerde bu model ciddi bir kırılım yaratabilir. Hazine arazileri ya da belediye arsaları uzun vadeli kiralama sistemleriyle bu modele entegre edilebilir.
Tapuya sosyal amaç eklemek: Şartlı mülkiyet
“Deed-Restricted Homeownership” modeli, bir konutun yalnızca belirli gelir gruplarına satılabilmesini tapuya işliyor. Konut el değiştirse bile bu şart korunuyor. Amaç, bir kez uygun fiyatla üretilmiş bir konutun piyasalaşarak amacından sapmamasını sağlamak. Bu, Türkiye’de sosyal konutun “yatırım aracına” dönüşmesini önlemenin pratik yollarından biri olabilir. Özellikle TOKİ projelerinde, mülkiyetin belirli kurallara bağlanması artık tartışmaya açılmalı.
Kentsel dönüşümde sosyal yükümlülük
İngiltere başta olmak üzere birçok ülkede uygulanan bu modelde, yeni konut projelerinde belirli oranda (örneğin %20) uygun fiyatlı konut üretimi zorunlu hale getiriliyor. Buna karşılık yatırımcıya kat artışı, ruhsat kolaylığı gibi teşvikler sunuluyor. Kentsel dönüşümün yeniden tanımlandığı Türkiye’de, bu model “herkes için kent” anlayışına katkı sunabilir. Lüks projelerin içine sosyal konut yerleştirmek, fiziksel olduğu kadar sosyal olarak da entegre mahalleler oluşturmanın yolunu açar.
Konut, İK politikası olabilir mi? İşveren destekli konut
ABD’de bazı şirketler çalışanlarına konut hibesi, düşük faizli kredi ya da danışmanlık sunarak hem konut sorununa çözüm oluyor hem de personel bağlılığını artırıyor. Özellikle sağlık ve eğitim gibi sektörlerde bu uygulama oldukça yaygın. Türkiye’de organize sanayi bölgelerinde ya da kamu-özel işbirliğiyle geliştirilecek kampüslerde bu model uygulanabilir. Konutu sadece barınma değil, insan kaynağı stratejisi olarak da düşünmek gerekiyor. Ki geçmişte bunu uygulayan şirketler olduğunu da hatırlıyorum.
Arazi havuzlama: Herkes biraz verir, çok şey kazanır
Japonya, Güney Kore ve Hindistan’da uygulanan arazi havuzlama modelinde, bireyler mülklerini birleştirip kamuya devrediyor. Kamu, bu alanı planlıyor, altyapı getiriyor, sonra küçülmüş ama değerlenmiş parselleri sahibine iade ediyor. Kalan arsalar ise maliyeti karşılamak için kullanılıyor. İstanbul’un çeperindeki dönüşümlerde bu model, hem kamu yükünü azaltabilir hem de hak sahiplerine değer artışından adil pay verebilir. Bu modelin başarısı, ortak akla ve şeffaflığa dayanıyor.
Altyapı, kenti yönlendirsin: Rehberli arazi geliştirme
Nepal’de uygulanan rehberli arazi geliştirme modelinde, kamu nereye altyapı götürürse kentleşme oraya yönleniyor. Bu yönlendirme, yatırımın da, nüfusun da daha kontrollü gelişmesini sağlıyor. Türkiye’de yeni gelişim alanlarında, özellikle 3. kuşak yerleşim bölgelerinde bu model kontrolsüz yayılmanın önüne geçebilir. Altyapı, sadece bir hizmet değil, stratejik bir planlama aracı olarak yeniden düşünülmeli.
Düşünmeye değer bir soru
Bu yedi modelin ortak noktası, konutu piyasanın insafına bırakmadan, farklı işbirlikleriyle üretmeye çalışıyorlar. Kimi kamuyu öne çıkarıyor, kimi özel sektörü sorumluluk almaya zorluyor, kimi topluluğu sürecin merkezine koyuyor. Hepsi birer alternatif; belki tek başına yeterli değil ama birlikte düşünüldüğünde güçlü bir bütünlük sunuyor. O yüzden klasik düşünme kalıplarından çıkıp, sürekli olarak denemek gerekiyor…
