Hayret ve Gayret Yoksunluğu
Aristo, insanların felsefe yapmaya “hayret” ile başladığını belirtir.
Tasavvufta, hayret üzerinde çok durulmuş. Mesela şöyle denilmiş: “Hayret iki çeşittir: Günah işleme korkusundan gelen hayret ve kalplere açılan tazim duygusundan gelen hayret.”
İbn-i Arabi’nin rh “Allah’ım hayretimi artır” şeklinde naklettiği dua, Hadis kritiğine takılsa da ilhamın hayretle güçlü bağını yansıtır. Bunu İbn-i Arabi’den rh iki asır önce yaşayan İmam Şiblî rh da; “Ey hayrete düşenlerin rehberi, hayretimi arttır!” diye vird edinmiştir.
İbnü’l-Fârız da rh; “Eğer hayret etmesem hayret bana!” demiş.
İmam İbn-i Teymiyye rh, olaya farklı baksa da, Ferîdüddin Attâr rh, Mantıku’t tayr eserinde, hayreti, arınma yolunda aşılması zor yedi vadinin altıncısı sayar.
Aslında meselenin imanla, yakînle alâkası oldukça nettir.
Saffat Suresinde: “Allah'a eş koşanlara sor: Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa Bizim yarattığımız gökleri yaratmak mı? Aslında Biz kendilerini özlü ve yapışkan çamurdan yaratmışızdır.” dendikten sonra 12. Ayette: “Doğrusu sen buna hayret ettin, onlar ise alay ediyorlar.” buyrulur.
Bir saat tefekkürün bir sene ibadetten daha hayırlı olduğunu haber veren hadisler de tefekkürle hayret arasındaki bağı nazara verir. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derince düşünüp de: “Rabbimiz, Sen bunları boşuna yaratmadın, Sen her türlü kusurdan münezzehsin, bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmran 191) ayet-i celilesi, kastettiğimiz hayretin dayanağı gibidir.
Ve Nisa 75’te (mealen) “Size ne........
