menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Enver Paşa: Bir imparatorluğun son büyük idealisti… Bir şehadet yıldönümünde Enver Paşa’yı anlamak

14 0
yesterday

E. Yarbay Halil Mert yazdı;

ENVER PAŞA: BİR İMPARATORLUĞUN SON BÜYÜK İDEALİSTİ

BİR ŞEHADET YIL DÖNÜMÜNDE ENVER PAŞA’YI ANLAMAK

MEFKÛRELERİN VE HAKİKATLERİN SINIRINDA BİR ÖMÜR… 

Bugün, Enver Paşa’nın Türkistan topraklarında şehadete yürüdüğü günün yıl dönümü.

Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. İmparatorluklar yıkıldı, sınırlar değişti, rejimler değişti, nesiller değişti. Fakat Enver Paşa hakkındaki tartışmalar bitmedi.

Çünkü Enver Paşa sıradan bir asker, sıradan bir siyasetçi veya yalnızca İttihat ve Terakki’nin önemli isimlerinden biri değildi.

Tarih, sadece zaferleri ve yenilgileri yazmaz; tarih, büyük sevdaların, imkânsıza cüret eden idraklerin ve bedeli canla ödenmiş adanmışlıkların çetelesini tutar. 4 Ağustos, Türk ve İslam Tarihi’nin tartışmasız şekilde en cesur ve idealist figürlerinden biri olan Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın Tacikistan’ın Çegan Tepesi’nde şehadete yürüdüğü gündür.

Onu anlamak, sadece 20. yüzyılın başındaki fırtınalı yılları değil; bir imparatorluğun enkazı altından bir ufuk çıkarmaya çalışan bir kuşağın ruhunu anlamaktır.

O, büyük bir idealistti.

Hataları vardı. Yanlış hesapları vardı. Başarısızlıkları vardı. Fakat onun hayatını yalnızca başarısızlıkları üzerinden okumak, bir devrin büyük mücadelesini birkaç klişe cümleye mahkûm etmektir.

Enver Paşa’yı anlamak için önce onun yaşadığı dönemi anlamak gerekir.

Çünkü o dönem, bir devletin sıradan zamanları değil; bir imparatorluğun ölüm kalım yıllarıydı.

Trablusgarp: Devletin ulaşamadığı yere giden subaylar…

1911’de İtalya, Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp topraklarına saldırdığında imparatorluğun bölgeye düzenli biçimde büyük kuvvet gönderebilme imkânı son derece sınırlıydı.

İşte böyle bir ortamda Enver Bey başta olmak üzere genç Osmanlı subayları, kendi iradeleriyle bölgeye ulaşmaya çalıştılar.

Mustafa Kemal Bey de oradaydı. Fethi Bey de… Nuri Bey de…

Daha sonra Millî Mücadele’nin önemli kumandanlarından olacak Halit Bey de Trablusgarp direnişinde yer alan subaylar arasındaydı.

Bu subayların daha sonra siyasî yolları ayrıldı. Birbirleriyle mücadele edenler, farklı devlet ve toplum tasavvurlarına sahip olanlar oldu.

Fakat Trablusgarp’ta onları birleştiren tek bir kelime vardı: Vatan.

Devletin düzenli ordusunun yetişemediği yerde, genç subaylar, yerel halkı teşkilatlandırarak İtalyan işgaline karşı direniş örgütlediler.

Enver Bey’in hayatındaki büyük idealizmin ilk güçlü sahnelerinden biri budur.

Trablusgarp’tan cephelere: Adanmış bir subayın portresi…

Enver Paşa, İttihat ve Terakki’nin öncülerinden biri olmanın ötesinde, her şeyden önce üniformasına ve vatanına tutkuyla bağlı dindar bir Türk subaydı. Balkan felaketinin yarattığı acı hatıralar henüz tazeyken Trablusgarp, İtalyan işgaline uğradığında; o, Mustafa Kemal ve Deli Halit Paşa gibi vatansever subaylarla birlikte sarayın, idarenin ve imkânsızlıkların ötesine geçerek gönüllü olarak çöllere atıldı.

Balkan Bozgunu'nun ardından dağılmış, moral olarak çökmüş bir orduyu devraldığında ise büyük bir askeri reform gerçekleştirdi. Gençleştirdiği, modernize ettiği ve ruh kattığı bu ordu; Birinci Dünya Savaşı’nda üç milyona yakın evladını seferber ederek imparatorluğu savunma hattına çekti.

Çanakkale’den Kut’ül Amare’ye, Yemen’den Hicaz’a, Süveyş Kanalı’ndan Kafkasya’ya, Galiçya’dan Irak ve Suriye cephelerine kadar geniş bir coğrafyada çarpışan Mehmetçik, Enver Paşa’nın kurduğu ve organize ettiği o yeni askeri yapının eseriydi. Hatta milli kimliğin ordu seviyesindeki simgesi olan Mehterhaneyi yeniden kurduran, marşlar yazdıran ve askere tarih şuurunu aşılayan da yine onun vizyonuydu.

Balkan Bozgunundan Dünya Savaşı’na…

Ardından Balkan Savaşları geldi.

Osmanlı Devleti, tarihinin en ağır felaketlerinden birini yaşadı. Rumeli’nin büyük bölümü kaybedildi. Yüz binlerce insan göç yollarına düştü. Ordu ağır bir askerî ve psikolojik çöküntü yaşadı.

Enver Bey, 1913’te Edirne’nin geri alınmasıyla kamuoyunda büyük bir şöhret kazandı. 1914’te Harbiye Nazırı oldu.

Padişah ordunun anayasal ve sembolik başıydı; Enver Paşa ise savaş yıllarında Başkumandan Vekili sıfatıyla Osmanlı askerî sisteminin en güçlü isimlerinden biri hâline geldi.

Önündeki mesele korkunç büyüklükteydi: Balkan bozgunundan çıkmış bir orduyu yeniden savaşabilecek hâle getirmek. Ordu gençleştirildi, komuta kademelerinde değişikliklere gidildi, teşkilatlanma yeniden ele alındı ve imparatorluğun insan kaynakları büyük çaplı bir seferberliğe tabi tutuldu.

Sonunda Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı boyunca milyonlarca insanı silah altına alabilecek askerî kapasite ortaya koydu. Bu ordunun nasıl ve neden savaşa girdiği elbette ayrıca tartışılabilir. Fakat bir gerçek gözden kaçırılmamalıdır: Balkan Savaşı’nda ağır şekilde sarsılmış Osmanlı ordusu, yalnızca birkaç yıl sonra dünyanın en büyük askerî güçlerine karşı çok geniş bir coğrafyada dört yıl boyunca savaşabildi.

Bir imparatorluk, sayısız cephe…

Osmanlı askeri, Çanakkale’deydi. Kafkasya’daydı. Irak’taydı. Filistin ve Suriye’deydi. Hicaz ve Yemen’deydi. Sina ve Kanal harekâtlarında çölleri aştı. Galiçya’da savaştı. Makedonya ve Romanya’da müttefik cephelerinde bulundu. Bir imparatorluğun son ordusu, Balkanlardan Kafkasya’ya, Basra’dan Galiçya’ya kadar olağanüstü geniş bir coğrafyada mücadele etti.

Ve Çanakkale… Çanakkale yalnızca Türk tarihinin değil, dünya askerî tarihinin büyük savunma zaferlerinden biridir. Orada Mustafa Kemal’in askerî dehası parladı. Esat Paşa vardı. Cevat Paşa vardı. Ve binlerce isimsiz kahraman vardı.

Fakat bütün bunların üzerinde, savaşan ordunun kurumsal yapısını değerlendirdiğimizde Balkan felaketinden sonra........

© Dikgazete.com