Rum Sındığı Savaşı - 30 Ağustos 1922
Foto-Fotoaltı: Erhan Afyoncu; “Rum Sındığı Savaşı, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da Yunan ordusuna karşı, Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde büyük bir zafer kazanıldı. Ordumuzun başkomutanı Atatürk, bu zafere Sırplar'a karşı kazanılan Sırp Sındığı savaşına benzeterek Rum Sındığı savaşı dedi.” (30 Ağustos 2022-X)
Dr. Muhammet Kemaloğlu yazdı;
Rum Sındığı Savaşı - 30 Ağustos 1922
1364 yılında Sırplar, Macarlar, Eflak ve Bosna prensleri Papa'nın teşviki ile bir araya gelen düşman ittifakına karşı kazanılan Sırpsındığı Savaşı, Türk tarihinde büyük bir öneme sahiptir. Savaşın en büyük özelliği Osmanlı Devleti’ne karşı yapılan ilk Haçlı seferinin olmasıdır. Savaş ile birlikte başkent, Edirne’ye taşınmış ve Makedonya kapıları Osmanlı Devleti’ne açılmıştır.
Rum Sındığı Savaşı ise, 30 Ağustos 1922 yılında, İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus, Yunan ve daha nice düşman ordularına karşı kazanılan son büyük zaferdir.
1918 yılında başlayan düşman işgalleri ile Türkiye ve Türkler yok edilmek isteniyordu. 30 Ağustos günü Gazi Mustafa Kemal’in ordusu, Türk ordusu, Türkler, Rum Sındığı Savaşı’nı kazanmasaydı; “Προ Χριστου, Έρχεστε στον 2ο αιώνα. Έκανες αυτή τη γη πατρίδα σου. Τώρα ήρθε η ώρα να φύγεις. Φύγετε από εδώ, βρώμικοι Τούρκοι - Milattan önce, 2. yüzyılda geldiniz. Bu toprağı kendinize vatan yaptınız. Şimdi gitme vakti geldi. Defolun buradan, kirli Türkler!..” sözleri altında, yalın ayak, baldırı çıplak bir şekilde, Orhun/Yenisey yollarını tutacaktı.
Türk Kurtuluş Savaşı, 1. Dünya Savaşı'nın devamıdır. Bu savaş başladığında bakir Anadolu'ya saldıran Yunan kuvvetleri, yüzyıllarca besledikleri büyük bir kin birikimiyle hareket etti. Savaştaki temel gayeleri Anadolu'da bir tek Türk bırakmamak ve yerine Balkanlardaki Anadolu Rumlarını getirmekti. Anadolu hareketini başlatan Yunanlı Venizelos bunu bizzat İnönü'ye şöyle söylemiştir: “Eğer zaferi biz kazansaydık sizin bugün yaptığınız mübadeleyi, biz Anadolu'dan Türkleri sürüp atıp yerine Anadolu Rumlarını getirmek suretiyle yapacaktık."
Halide Edip, 30 Ağustos sonrası İzmir yollarında gördüklerini anlatmadan önce, “…ta Birinci Dünya Savaşından başlayarak tarih öncesi olaylar gözümde canlanıyordu. Milletler, ırklar daima öldürmek, yakmakla meşgul. Her insanın yüzünde, karşısındakini nasıl öldüreceğini düşünen bir maske var… Yüzleri insan, dilleri insan olabilir, fakat kendileri bambaşka cinsten idiler. İçimden bir ses, bu cinsten ayrılmak, kurtulmak istiyordu. İçimdeki gayz değil, kin değil, insanlıktan nefretti... [1]” diyordu…
Falih Rıfkı da 29 Eylül tarihli “Salihli Harabelerinde” başlıklı yazısında, “…Salihli’ye kadar yolda aynı levhalar: işte yarısı fazlasından yanan urganlı köy… kararmış ortasından yarık kerpiç duvarlar, kenarında başımıza üşüşmüş köylüler, hikayelerini dinliyoruz…”, Çankaya adlı eserinde de; Manisa’nın yakılması karşısındaki izlenimlerini, “…neredeyse henüz tüten........
