Şiddetin yeni normali: Buna da alışırsak bizi ne bekliyor?
Şiddetin yeni normali: Buna da alışırsak bizi ne bekliyor?Ş
Siverek ve Kahramanmaraş’ta, art arda yaşanan okul saldırılarının üzerinden daha iki hafta bile geçmedi. Olaylar günlerdir birçok bakımdan tartışılıyor. Çok doğru noktalara dikkat çekenler oldu. Ama anlık bilgi iştahı ve spekülasyonlara duyulan heves, toplumu ve çocukları bekleyen bu yeni tehlikeyi çok boyutlu biçimde açıklama çabasından çok daha yoğun.
Henüz neyin ne olduğu tam olarak açıklığa kavuşmamışken, tartışmalar çoktan farklı yönlere dağılmış durumda: Suçu failin psikolojisine atarak ayrıksılaştırma, ‘sanal arkadaş‘ anlatıları, hassasiyetle ele alınması gereken dijital izlerin çarpıtılmış yorumları, ikinci el anlatımlardan, bağlamı belirsiz görüntülerden bir bütüne varma aceleciliği…
Her biri tek başına muğlak veriler, kanıt gibi yan yana dizildiklerinde bir kesinlik yanılsaması yaratıyorlar. Batı için tanıdık, bizim toplum açısından ‘yeni‘ bir şiddet türüne dair bu hüküm verme hızı, sadece rahatlamaya hizmet ediyor. Belirsizlikle kalmak zor olduğu için elde edilebilir ya da ‘yeğlenen‘ açıklamalara tutunuyoruz.
Diziler, video oyunları, ebeveynler, herkes suçlu ilan edildi. Psikopati varsayımları, dijital kültür, yabancı bağlantılar, aile derken hızla ideolojik şemalar da devreye girdi: ‘laik aile’, ‘dini eğitim eksikliği‘, ‘LGBTI etkisi’…
Her başlık yeni bir açıklama gibi hevesle dolaşıma sokulurken sorumluluk sürekli yer değiştiriyor. En az sorgulanan şey de yine çocukları bu dipsiz boşluğa iten sistemin kendisi oluyor.
Bu noktada anlatı bir adım daha kayıyor: Kimlik, nedenin yerine geçiyor. Bir çocuğun olası cinsel yönelimi, kendini ifade edişi, ait olduğu ya da atfedildiği gruplar, zekâ düzeyi… Bazısı sadece birer özellik, bazısı ise ‘geliyorum‘ denen felaketin ipuçları olan her şey aynı sepete konuyor. Söylem, içlerinden dilediğini çekerek ‘neden‘e dönüştürüyor. Böylece suç belirli bir alana sıkıştırılıyor, tartışma rahatlıyor. Çözümleme değil, sadece vicdanın geçici ve yanıltıcı dengesi bu.
Yeterli kanıt ve bilginin olmadığı yerde hikâye kurma başlar; hikâye de tanıdıklaştıkça gerçeğin kendisi gibi kabul edilir.
Bu olaylara dair beni en çok ürküten şeylerden biri de bu olağanlaşma, alışma hissi. Kadın cinayetlerinde, kadın ve çocuklara yönelik şiddet ve istismar vakalarında olduğu türden bir ‘yeni şiddet normali‘ üretilmiş gibi görünüyor, çoktan.
Anlamak için, kendimize ısrarla sormaya devam etmemiz gereken sorular olduğunu düşünüyorum.
Saldırganlar neden hep erkek çocukları?
Okul saldırılarının faillerinin ezici çoğunlukla erkek çocukları olması tesadüf değil. Bu, biyolojik ya da ‘doğal’ bir özellik değil, toplumsal olarak kurulan erkeklikle ilgili.
Kız çocukları da yalnızlaşıyor, öfkeleniyor, değersizlik hissini derinden yaşıyor hatta çocukluktan başlayarak türlü tacize ve şiddete daha fazla maruz kalıyor. Ama bu öfkenin kitlesel, dışa dönük, cezalandırıcı bir şiddete dönüşmesi erkek çocuklarda başka bir kültürel çerçeveyle besleniyor.
Bu çerçevede güç, kontrol, silah, aşağılama, ‘erkek gibi olma‘ baskısı, kırılganlığın bastırılması ve çoğu zaman kadın düşmanlığı birlikte çalışıyor. Homofobi, aşağılanma duygusu, güç kaybı korkusu ve şiddet fantezileri aynı hattın içinde birbirini besleyebiliyor.
Burada derin bir mesele var: Erkek çocuklara öfke nasıl öğretiliyor? Hangi duygular meşru kabul ediliyor, hangileri yasaklanıyor? Üzüntü, kırılganlık, korku, utanç bastırılırken; öfke, kontrol ve güç neredeyse tek geçerli ifade biçimi haline geliyor. Bu da duygusal repertuarı daraltıyor. Daralan bu alanda, yoğunlaşan duygu çoğu zaman şiddet olarak dışa vuruluyor.
Dolayısıyla mesele “çocuk kimdi, ya da neydi?” sorusundan çok, bu çocukların hangi erkeklik dili içinde büyüdüğünde düğümleniyor.
2025’in, hatta son on yılın en etkileyici dizilerinden biri, 13 yaşında bir çocuğun suça ve şiddete nasıl sürüklendiğini anlatan ‘Adolescence’. Şu yazımda ele almıştım: İngiliz yapımı mini dizi, meseleyi ‘ergenlik krizi’ olarak göstermeyip, sistemin görünmeyen mekanizmalarıyla anlatması bakımından çarpıcı.
Dizide son derece sıradan, hatta sevimli, ‘normal’ görünen bir erkek çocuğunun nasıl eli bıçaklı bir katile dönüşebileceğini izliyoruz. Ama asıl çarpıcı olan, çocuğun kendisinden çok onu çevreleyen yapı: Okul, aile, sosyal medya, akran ilişkileri ve o görünmez şiddet dili.
Dizi, son kuşağın sosyal medya aracılığıyla kurduğu yepyeni dile, incel kültürüne ve internet üzerinden örgütlenen öfke ağlarına değinirken, şiddetin yalnızca bireysel bir patlama olmadığını, toplumsal olarak nasıl üretildiğini de gösteriyor. Böylece sadece bir çocuğun korkunç bir suç işlemesini değil, suçun nasıl ‘işletildiğini‘ görebiliyoruz.
Bu sarsıcı diziyi izlerken ve sonrasında sırf çocuk faillerinin değil, çocuk failliğin de hızla arttığı bir........
