Ahmed Yesevi Hareketi’nin Tarihsel Sosyolojisi: Devletleşme ve İdeolojik İşlev…
Yesevîlik çalışmaları akademisyen yazarlar tarafından Ahmed Yesevî’nin Türk sûfîliğini sistemleştirdiği ve bu sûfîliğin Anadolu’ya gönderilen halifeler eliyle bir medeniyet inşa ettiği şeklinde özetlenebilecek görüş üzerinden yapılmaktadır. Yayınlanan metinlerde Ahmed Yesevî sanki Türkistan’ı mayalamamış da sadece Anadolu’yu mayalayan bir sûfî-hikemî anlayış ortaya koymuş ve böylece Türklük de bu anlayışa bağlı olarak Anadolu’da milli kimliğini varlığa çıkarmış gibi bir fikriyat temellendirilmektedir. Eğer Ahmed Yesevî’den gelen bir “maya” bulunmakta ise, bu mayanın adının neden “Anadolu Mayası” olarak belirlendiği hususu da izahsız kalmaktadır. Yalçın Koç, “Anadolu Mayası’nın esası, cümle varlığın birliği ve kardeşliğidir” (Koç, 2014: 8) dediğine göre bu “maya”nın en azından “Türk’ün Türk ile savaşı”nı engellemesi gerekli değil midir? Ayrıca İran’da Büyük Selçuklu Devleti kurulduğu ve bu ülkede büyük bir Oğuz-Türkmen nüfus yaşadığı halde, “İran Mayası”ndan bahsedilememektedir? Anlaşılacağı üzere akademide ve fikrî muhitte “Yesevî” etkisinden bahsedildiğinde, bu sûfîliğe dair “öz”ün Anadolu’nun siyasî/ekonomik/toplumsal koşullarında değil Türkistan’ın siyasî/ekonomik/toplumsal koşullarında varlık kazandığı hususu düşünülmemekte gibidir. Türk sûfîliğinin prototipi olarak Yesevîliğin yayılmasında ana etkenin siyasal bağlantılar olduğu hususu teslim edilmemekte, mezkûr tarikatın Özbek Han ile Emir Timur’un himayesine neden girdiği de izaha kavuşmamaktadır. Yalçın Koç, Yesevîliği romantik bir “gönül erleri” anlatısı içine yerleştirmektedir; oysa bizim perspektimizde Yesevîlik reelpolitik bir organizasyondur. Diğer yandan, Ahmed Yesevî’nin 99.000 müridi olduğuna dair rivayetin “tarihsel sosyolojik bakışla” nasıl anlamlandırılacağı sorunu da cevapsız kalmaktadır. Zira bu rivayetin doğru kabul edilmesi halinde, Ahmed Yesevî’nin her bir müridine bir ay mesai ayırsa bile bu kadar kişinin manevî eğitimini vermesi imkânsız olacaktır (99.000×1 ay= 99.000 ay → 99.000/12= 8.250 yıl). Anlaşılacağı üzere Yesevî hareketini mevcut perspektifle okumak tutarsızlıkları gidermemektedir.
Yesevîlik: Türkistan’da Düşmanlıkla Karşılaşan Hareket:
Dosay Kenjetay, Ahmed Yesevî’nin hareketini başlattığı dönemde ve coğrafyada kaotik bir ortam bulunduğunu ve hatta Hanefîlik ile sûfî tarikatlar arasında dahi kavga yaşandığını anlatır (özetleyerek aktardım):
“Bu coğrafyada inanılmaz derecede korkunç cinayetler işleyen unsurlar, devleti kemirerek yıkma noktasına getirmişti. Halk iktisadî sıkıntılar içinde yaşıyordu. Çok geniş İslâm coğrafyasında haksız yere adam öldürmeler, baskınlar, soygunlar, yağmalar ve benzeri haksız fiiller halkı canından bezdirmişti. Türkler dış düşmanlarına karşı birleşmek yerine, birbirlerine zarar veriyorlardı. Din âlimleri, Sünnî Hanefîler ve sûfî tarikatlar arasında sürekli kavga vardı.” (Kenjetay, 2003: 16).
Yesevîlik başlangıçta tepki çeken bir hareket iken sonradan siyasal iradenin “yeni bir ulus meydana getirme” arayışı için araçsallaşmıştır. Bu yaklaşımı Zikiriya Jandarbek Zamanhanulı’nın makalesinden ödünç alarak geliştirme gerekliliği bulunmaktadır. Zamanhanulı’ya göre Yesevî tarikatı üç aşamalı gelişim sürecinde ortaya çıkmıştır:
“Yesevi tarikatı gelişim sürecinde üç aşamayı kat etmiştir. İlk devresi Yesevî ilmi onun hanakası ile oluşmuş, ikinci devrede Yesevî yolunun esas yönü ve amacı, genel doktrin ve bölümleri (dalları) meydana gelmiştir. Her bir grup kendi soyunu Muhammed İbn el-Hanefiye’nin Türkistan şehrine gelip, İslâm’a davet eden evliyalarla ilişkilendirmiştir. Üçüncü devrede ise sözü edilen silsileyle devam eden şahısların Yesevî yoluna uyan halka yönetici olmak ve belli bir teşkilat kurularak oluşturulmasıdır. Şayet Yesevî tarikat sistemi aşamalarını sırasıyla ifade edecek olursak aşağıdaki sistemi gözlemleriz: kabile-grup-tarikat. Bu sistem bundan sonraki yüzyıllarda Özbek Han’ın Yesevî tarikatını devlet ideolojisi olarak kabul eden bir dönemde, Yesevi tarikatı Cuci ulusunun devlet ve siyasi sisteminin esasını oluşturmuştur.” (Zamanhanulı, 2017: 343).
Ahmed Yesevî’nin Türkistan’da bütün Türkleri irşad ettiği ve hareketinin Türk halkları tarafından tartışmasız şekilde benimsendiği söylenememektedir. Yesevî’ye direnen pek çok Türk zümresi bulunmaktadır. Zikirya Jandarbek Zamanhanuli, kitabında Ahmed Yesevî’nin hareketinin uzun seneler tepki uyandırdığını belirtmektedir:
“Türklere sûfîlik yolunun kudretini anlatmak Hoca Ahmed Yesevî için kolay olmadı. Bu olumsuzlukların aşılması çok zor oldu. Yesi halkı onu taşla vurup, yürümesine imkân vermedi. Oğlu İbrahim’i öldürdüler.” (Zamanhanuli, 2018: 129-130).
Dosay Kenjetay da aynı meseleye dikkat çekmektedir:
“Ahmed Yesevî, başlangıçta gelenekçi Hanefî ulemasından da Mübeyyidîlerden (masum imam doktrinine inananlardan) da büyük tepki aldı. Bu iki fırka birbirine zıt istikametteydi. Ahmed Yesevî, gelenekçileri de sert şekilde eleştiriyordu. Bu eleştirileri nedeniyle Ahmed Yesevî’yi Yesi ahalisi koruyup kollamadı. Onlar Ahmed Yesevî’yi taş ile dövmekle yetinmeyip, yaşı kemâle ermeyen gencecik oğlu İbrahim’i de öldürdüler.” (Kenjetay, 2003: 23).
Görüldüğü üzere Ahmed Yesevî’nin yaşadığı coğrafya kendisi için dahi tekin değildir. Bu tekinsizlik Ahmed Yesevî’ye çağındaki grupların “İslâmîleştirme” çalışmalarından farklı bir yol tutmasına yol açmış olmalıdır. Ahmed Yesevî’nin sûfî teşkilatlanmasının diğer tarikatlardan farklılığı sadece “Türkçe söz söylemesi” değildi. Ahmed Yesevî toplum sistemini tamamen değiştirmeyi ve Türk etniklerin Boy→Kabile→Cüz modelini yeniden düzenlemeyi teklif ediyordu. Zamanhanuli şöyle demektedir (özetleyerek aktardım):
“1. Devletin kuruluş sistemi tamamen değişti. Kazak halkı içindeki Boyluk, Kabilelik, Cüzlük sistemi yeniden düzenlendi. Her Boy, Kabile, Cüz’ü beyler yönetti; bu beyler Yesevî tarikatından seçildi; 2. Önceki Han seçimi, Cengiz Han’ın nesilleri ile komutanların oluşturduğu Kurultay’da yapılırken; yeni örgütlenmede Han seçimi Beyler Şurası’nın eline geçti; 3. Önceki dönemde Altın Orda’nın şahsî arazileri Cuci nesillerinin elinde iken; yeni örgütlenmeden sonra bu araziler Beylerin eline geçti; 4. Bu düzenleme sadece İslâm’ı kabul eden Türk-Moğolları kapsamadı. Altın Orda’daki Rus prenslikleri de başka halkları da kapsadı; 5. Tüm devlet ve adalet sistemi İslâmî esasları uygulayan Beğlerin kontrolüne verildi. Han sadece siyasî ve askerî otoritenin sahibi oldu. Beylerden adaleti tesis etmesi istendi.” (Zamanhanuli, 2018: 160).
Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere, Yesevîlik, üç aşamadan geçmiş, yapısal olarak devletleşmeye açık bir örgütlenme biçimi üretmiş, ilk aşamada doktrin inşa edilmiş, ikinci aşamada Türkistan’da evliya faaliyetleriyle etkin olunmuş ve üçüncü aşamada devlet ideolojisine dönüşmüştür. Ahmed Yesevî’nin programı, son tahlilde tarikatı “Devlet yöneticisi” kılmıştır. Zamanhanuli, “Cuci ulusunda İslâm dini resmi ideoloji seviyesine yükseldikten sonra din adamları devlet işlerinde aktif oldular” demektedir (Zamanhanuli, 2018: 171). Ahmed Yesevî hakkında bazı çalışmalarda onun Fârâbî’nin “fazıl toplum” idealiyle hareket ettiğine dair bir ima bulunmaktadır. Ahmed Yesevî, bu programı kendisine düşmanlık eden gruplar nedeniyle hayatında gerçekleştiremedi. Bu kapsamda onun 99.000 müridi olduğu yolundaki rivayetleri de kendisinin değil, onun programına göre hareket eden halifelerin yetiştirdiği “kadro” olarak düşünmek mümkündür. Ali Yaman, Ahmed Yesevî’nin yaşamının menkıbelerle örüldüğünü ve sözlü gelenekle günümüze ulaştığını belirterek onun mezhepler ve tarikatlar üstü bir sûfî olarak görülmesi gerektiğini ifade etmektedir (Yaman, 2025: 36). Yaman’a göre Ahmed Yesevî hakkındaki bilgiler sınırlı olmanın yanı sıra menkıbevi bilgilerle........
