menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hüseyin Dedem

29 0
27.02.2026

Kesik kesik duyulan ama tonu ve aralığı hiç değişmeyen sinyal sesi odanın içerisine yayılıyor; beyaz duvarları, perdeleri ve yatakları dolanıyor; matlaşmış beyaz sadelikte sanki aradığını bulamamış gibi tekrar başa dönüp aynı şekilde seyrine devam ediyordu.

Uyandığında nerede olduğunu evvela anlayamayan, anladıktan sonra da pek yabancısı olduğu ve garipsediği bu soğuk odadan kurtulmanın bir hal çaresini arar gibi çevresine bakınan Hüseyin dedem, bir süre sonra, bu tekdüze sesin kaynağı olan monitördeki çizgileri izleyerek düşüncelere dalmıştı.

Uzun yılların kısa bir muhasebesini yaparken etrafına tekrar şöyle bir göz gezdirdi. Kollarına ve göğsüne bağlanmış kablo ve hortumlarla, kendini yenilgiye uğramış bir güreşçi gibi hissediyordu. Hayata karşı verdiği mücadelede, sanki sırtının mindere geldiğini düşünüyordu. Bir kolunu kaldırmayı denediyse de aldığı ilaçlardan mıdır nedir pek başarılı olamadı. Nice tırpanlar sallayan, nice kayaları yerinden eden ve nice kökler söken o kolların ve pazuların sanki mecali kalmamış ve feri sönmüş gibiydi.

Tekrar çizgilerin oynadığı ekrana dikti gözlerini. Hayır, gözlerini değil, bir gözünü. Çünkü hayatına ışık tutan o bir çift kandilin sağ yandakini, tarlasına yol açarken sıçrayan bir kaya parçası söndürmüştü. Tek gözüyle izledi inip çıkan çizgileri ekrandan. Bunlar, yukarı aşağı muhtelif zikzaklar çizen şekillerdi. Bir süre düşündü ve neden sonra anladı bunların, kalbinin yansıması olduğunu. İzledi ve tekrar dalıp gitti. Tıp dilinde anlamı olan bu çizgilere pek mana veremedi Hüseyin dedem fakat hayatın gidişatına benzetti hemen kendince. İnişler ve çıkışlar… Sarp yokuşlar ve keskin düşüşler… Yer yer ama kısa düzlükler…

Seksen küsur yılını şu hayat değirmeninde öğütmüştü. Ne zorluklar görmüş ve ne çileler çekmişti. Yokluk, hep bir tarafında sızı olmuştu ve fakirlik, sanki karabasandı her gece yorganının üstünde. Bunlara karşın, çok iyi mayalanmış bir umudu ve hiç körlenmek bilmeyen bir azmi vardı. Geleceğe dair daha güzel bir hayat ve daha rahat bir yaşam umudu, hep katık olmuştu azığındaki o kurumuş köy bazlamasına.

Her zaman içinde beslediği bu duygularla gidip geldi tarlasına. Hiç bıkmadı ve de usanmadı. Rençberlerin has olanıydı kendisi. Tarlasına hiç vefasızlık da etmedi. Bir sene bile ekip biçmemeyi kendisine ar saydı. Tarlasına bahar yağmurları rahmet damlalarıyla inerken, toprağını hiç tohumsuz bırakmadı. Bir sene üst kısmını ekti tarlasının, sonraki yıl alt kısmını. Dinlendirdi hep bir tarafını toprağının, şimdikilerin dediği gibi nadasa bıraktı işte. Mahsulün iyi olmadığı yıl küsmedi toprağa, sabırla öbür yılı bekledi. Sabanın ardı sıra, elleri aşağıya dönük tek tek ekti tohumları ama emanetin sahibinden bekledi rızkı ve bu defa bereket için yukarı kaldırdı o çatlamış elleri, dua etti Yaradan’a.

Âşık Veysel misali “sâdık yâr” bildi kara toprağı ve yorulduğu zamanlarda sırtını toprağa yaslayıp uzandı tarlasındaki meşe ağacının gölgesine. Tırtıklı yaprakların rüzgârla hışırdayarak........

© dibace.net