menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Shakespeare’in Gölgesinde Konforlu Bir Yas: Hamnet

42 0
15.03.2026

İZLE Çavuşesku’nun Termometresi 2’li Görüş İki Savaş Bir Yazar Cumhuriyet’in Edebiyatı Varsayılan Ekonomi Yakın Tarih Tümünü Gör

Çavuşesku’nun Termometresi

Cumhuriyet’in Edebiyatı

OKU Yazılar Röportajlar Çeviriler D84 INTELLIGENCE Asterisk2050 Yazarlar Kitap Yorum

D84 FYI Hariçten Gazel ABD Gündemi Avrupa Gündemi

Shakespeare’in Gölgesinde Konforlu Bir Yas: Hamnet

Maggie O’Farrell’in aynı adlı romanından uyarlanan Hamnet filmini izledikten sonra kendinizi tuhaf bir yorgunluk içinde bulduysanız, bunun nedeni muhtemelen aynı anda çok şey hissetmiş olmanızdan kaynaklanıyor. Esasen bu durum senaryonun ve yönetmenin başarısıdır. Chloe Zhao’nun Hamnet’i, izleyiciyi acının içine çekmez, acıyı tam anlamıyla izleyicinin üzerine boca eder. Fark küçük gibi görünebilir, ama aslında öyle değildir.

Shakespeare’in 1596’da vebadan ölen on bir yaşındaki oğlu Hamnet’in hikâyesini anlatır film. Bu konuda net bir kaynak elimizde yok ne yazık ki. Ne bir mektup ne bir günlük ne de bir itiraf vardır. Maggie O’Farrell bu belirsizliği romanında bir özgürlük alanına dönüştürmüştür. Zhao ise filminde bu alanı duyguyla doldurur. Hem de fazlasıyla. Bir noktada bu doluluk da anlatının kendisini geride bırakır.

Kitabın ortasından konuşalım. Hamnet, acıyı işleyen bir film değil. Acıyı ajite eden bir film. Estetize eden, katmanlara ayıran, şişiren ve sonunda seyirciye paketlenmiş, yönetilmiş, hatta bir bakıma konforlu bir yas deneyimi sunan bir film. Bazı filmler acıyla yüzleştirir, bazıları ise acıyı hissettirmenin yeterli olduğuna inanır. Hamnet ikinci kategoriye ait. Ve bunu büyük bir ustalıkla yapıyor. Belki de sorgulanması gereken tam olarak bu.

Hamnet’i izlerken bir türlü nefes alamıyoruz. Bu kasıtlı bir mimari ama. Zira film soluk alacak bir boşluk bırakmıyor, çünkü bırakırsa, hissettirdiklerinin üzerinde düşünmeye başlarız. Burada kümülatif bir acıdan bahsediyoruz. Önce veba geliyor, sonra çocuk hastalanıyor, bedeni çöküyor, ölümün kaçınılmazlığını hissediyoruz. Ardından yokluk. Baba Londra’da, uzakta, başka bir hayatın içinde. Sonra suçluluk. Hem annenin hem babanın, ama farklı biçimlerde, farklı yönlere akan suçluluğu bu. Ve bunların altında, sessizce akan bir şey daha, çözülmekte olan bir evlilik, birbirine yabancılaşmış iki insan. Hiçbiri tamamlanmadan bir sonraki geliyor. Film bu katmanları birbiri üzerine öyle hızlı yığıyor ki izleyici bir yerden sonra hangi acıya tepki verdiğini bile ayırt edemez hale geliyor. Ancak muhtemelen istenen de tam olarak bu zaten.

Görsel dil elbette bu yığılmanın hizmetinde. Zhao’nun doğası hiçbir zaman sadece bir arka plan değil. Her zaman bir şey söyleyip her zaman bir şey hissettiriyor. Rüzgâr esiyor ve kaybı simgeliyor, ışık soluyor ve ölümü müjdeliyor, tarla sararıyor ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hatırlatıyor. Bu metaforların her biri tek başına meşrudur elbet, ancak hepsi birden, aralıksız ve üst üste çalışınca görsel dil bir anlam aracı olmaktan çıkıyor, duygusal bir pompalama sistemine dönüşüyor adeta. Elbette müzik de bu akışın hizmetinde. Sessizliğin olması gereken yerlerde müzik var. Tekrar edeyim bu, Zhao’nun zaafiyeti değil, bilinçli bir tercihi.

Şayet bir film sizi ağlatmak için bu kadar çok şeyi aynı anda devreye sokuyorsa, belki asıl soru şudur: Neden bu kadar çok şeye ihtiyaç duyuyor?

Gerçek acı bu kadar gürültülü müdür? Bir noktada kendimize şunu sormalıyız belki de: Bu kadar güzel çekilmiş bir acıya güvenebilir miyim?

Hamnet’in görüntüleri nefes kesici gerçekten.........

© Daktilo1984