İklim Krizi “Millî Güvenlik Meselesi” Olduysa…
İZLE Çavuşesku’nun Termometresi 2’li Görüş İki Savaş Bir Yazar Cumhuriyet’in Edebiyatı Varsayılan Ekonomi Yakın Tarih Tümünü Gör
Çavuşesku’nun Termometresi
Cumhuriyet’in Edebiyatı
OKU Yazılar Röportajlar Çeviriler D84 INTELLIGENCE Asterisk2050 Yazarlar Kitap Yorum
D84 FYI Hariçten Gazel ABD Gündemi Avrupa Gündemi
İklim Krizi “Millî Güvenlik Meselesi” Olduysa…
Türkiye’nin kalkınma hikayesi bir bakıma suyun hikayesidir. Süleyman Demirel’in “Barajlar Kralı” olarak anıldığı yıllarda siyasal kudret, tabiatı üretime koşabilme kapasitesiyle ölçülüyordu. Dönemin meşhur ifadesiyle “Su akar, Türk bakar” anlayışı terk edilecek; nehirlerin önüne barajlar, dağların arasına yollar, ovaların üzerine fabrikalar kurulacaktı. Kalkınma, doğaya yön vermekti. Bugün ise aynı su, bambaşka bir siyasal diskurun içinden akıyor: Barajlar kuruyor, göller çekiliyor, tarımsal üretim daralıyor ve kentler susuzluk ihtimalini konuşuyor. Dün kalkınmanın hammaddesi sayılan tabiat, bugün güvenliğin konusu hâline geliyor.
Türkiye, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek COP31’e ev sahipliği yapacak. Türkiye konferansın başkanlığını üstlenirken Avustralya müzakereleri yönetecek. Alışılmışın dışındaki bu görev paylaşımı, Türkiye’ye yalnızca büyük bir uluslararası organizasyonu düzenleme imkânı değil, küresel iklim siyasetinin gündemini biçimlendirme şansı da veriyor. Bakan Murat Kurum’un COP31’i “söz değil, eylem zamanı” olarak tanımlaması ve iklim değişikliğini “millî güvenlik meselesi” şeklinde çerçevelemesi bu nedenle üzerinde durulmayı hak ediyor. Baştan şunu belirtmek isterim; Kurum’un en azından söylem olarak iyi bir süreç yönettiğini, iklim krizini bir milli güvenlik meselesi olarak değerlendirmesini olumlu buluyorum. Ama…
Siyasette bir meseleyi güvenlik tehdidi olarak adlandırmak, yalnızca onun önemli olduğunu söylemek değildir. Güvenlik dili, sıradan siyasetin sınırlarını değiştirir; tehdidi tanımlar, müdahaleyi meşrulaştırır ve belirli aktörlere olağanüstü bir hareket alanı açar. Dolayısıyla asıl soru, iklim değişikliğinin bir güvenlik tehdidi olup olmadığı değildir. Bilimsel veriler, yaşanan kuraklıklar, seller, orman yangınları ve aşırı sıcaklar bu tartışmayı büyük ölçüde geride bırakmıştır. Asıl soru şudur: İklim krizi güvenlikleştirildiğinde ne korunacak, kim korunacak ve karar verme yetkisi kimin elinde toplanacaktır?
Doktora tezimde Arktik siyaseti üzerinden tartıştığım üzere, güvenlik iddiaları daima mekânsallaşır; mekân üzerindeki iddialar da güvenlikleştirilir. Bir sorunu güvenlik tehdidi olarak tanımlamak, aynı zamanda korunacak alanların haritasını çizmektir. İklim krizi “millî güvenlik” meselesi ilan edildiğinde artık yalnızca değişen çevreden bahsedemeyiz. Hangi su havzalarının korunacağına, hangi tarım arazilerinin madencilik veya enerji yatırımlarına açılacağına, hangi kıyıların yapılaşacağına, hangi kentlerin........
