Batman Öldü, Gotham Joker’e Emanet: Suçun Romantize Edilmesi ve “Anti-Kahraman” Kimliği
Belki akışınızda önünüze düşmemiştir, belki de çoktan izleyip geçtiniz. Geçen gün bir video gördüm; bu yazı, o birkaç saniyelik görüntünün bende bıraktığı o tuhaf tortudan doğdu.
Aydın’da çekilen o kısa videoda, on beş yaşında üç çocuk motosiklet hırsızlığından kelepçelenmiş, karakoldan çıkıyorlar. Tam o “pişmanlık” beklenecek sessizlik anında, içlerinden biri kameraya dönüp o cümleyi kuruyor: “Aklım yapamadıklarımda kaldı.”
Cümle net, performans kusursuz.
Böyle bir görüntü karşısında ilk refleksimiz genellikle şaşkınlık ya da ayıplama oluyor. Ben şahsen bir süre ekrana boş boş baktım, hatta geriye alıp tekrar izledim. Üzerine düşünmem sırasında zihnimde biriken tortuları yazmasam bir kaşınma basacak gibi hissettiğimden bu yazıyı yazdım. Belki böyle hisseden ve düşünen yalnız ben değilimdir ve bu konu başkalarının da önceliğine dönüşür.
Burada temel ilkemiz her zaman baki: Suçlu çocuk yoktur, suça sürüklenen çocuk vardır. Bu prensip, bizim çocuk koruma perspektifimizin sarsılmaz zeminidir ve bu yazının hiçbir yerinde bu zeminden vazgeçmeyeceğiz. Bugün, o çocukları bu suça ve bu “cümleye” sürükleyen resmin daha geniş, daha yapısal bir açısına bakmak zorundayız.
O karakol kapısı artık sadece bir adli eşik değil, bir sahne. Pişmanlık ifadeleri mevcut algoritmalarda yer bulamazdı; meydan okuma ise bir gecede binlerce kişiye ulaştı. TikTok ve Reels algoritmaları üzerine yapılan bağımsız veri analizleri, “performans suçluluğu” (suçun bir gösteri olarak sunulması) içeren videoların, standart eğitim veya bilgilendirme içeriklerine göre 7 ila 10 kat daha hızlı paylaşıldığını gösteriyor. Aydın’daki çocukların videosunun saatler içinde milyonlara ulaşması bu algoritmik tercihin bir sonucu.
Görünür olmanın, doğru olmaktan daha kıymetli hale geldiği şu anda, zamanın ruhuna biraz daha yakından bakalım.
Raconun Yerelliği, Nihilizmin Küresel Dili
Türkiye’de suçun anlatısı yeni değil, sadece her dönemin ruhuna göre anlatı kılık değiştiriyor. 1960’ların Yeşilçam’ında kök salan “mazlum ama sert” erkek figürü, adaletsizliğe karşı duran bir anti-kahraman olarak zihinlerimize kazındı. Ancak o dönemin suçlusu, eylemini gerçekleştirirken bile toplumsal bir mahcubiyet taşır, “kader” diyerek başını eğerdi. 2000’lerin başında Kurtlar Vadisi bu figürü hiyerarşik, devlet ve düzen fikriyle sarmalanmış “kontrollü bir sertliğe” dönüştürdü. Suç, büyük bir amaca hizmet eden soğukkanlı bir stratejiydi.
2010’lardan itibaren ise bu ağırbaşlı yapı çöktü. Suç, o büyük anlatılardan kopup sokağın en izbe köşesine, mahallenin dokusuna sızdı. Çukur gibi yapımlar, suçun etrafına “aile” ve “mahalle” soslu bir kutsallık örerken, aslında şiddeti gündelik hayatın estetik bir dekoru haline getirdi. Artık karşımızda öfkeli, aceleci ve parçalı bir yapı var. Suç, bir “adalet arayışı” olmaktan çıktı; sistemin içinde kısa yoldan yer kaplama girişimi ve dijital bir performans alanı olarak pazarlanmaya başlandı.
Bu yerel dönüşüm, küresel bir “ahlaki gri alan” fetişizmiyle tam bir senkronizasyon içinde. Popüler kültür, suçun karanlığını değil, o karanlığın içindeki “stilize edilmiş gücü” parlatıyor. Peaky Blinders, 1920’lerin Birmingham’ından bize sadece suç dünyasını değil, kusursuz kesim ceketler, ağır........
