menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Laiklik neden gereklidir?

76 29
12.03.2025

Laiklik, sürekli değişen zamanda, devletin ve toplumun, değişmeyen din kurallarıyla yönetilmesinin, toplumsal gelişmeyi ve barışı engellemesi sonunda ortaya çıktı.

Etnik köken, din ve mezhep bakımından paramparça olmuş Suriye’de Alevilerin katledildiği görüntüler, insan olan herkesi derinden yaralıyor.

Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok! Etnik kökene, dine ve mezhebe dayalı bölünmüşlükten kurtulabilmek için uluslaşmaya; dinin bağnazlığa, bağnazlığın barbarlığa dönüşmemesi için de laikliğe ihtiyaç vardır.

“İslamiyet’ten önce Türk devletlerinde tam anlamıyla vicdan ve din özgürlüğü var olmuştur.” Türklerin milli dinlerinden başka birçok diğer dinler de Türkler arasında serbestçe yayılmış ve hanlar kendilerini, “dini lider” olarak görmemiş; hiçbir zaman “dini lider” sıfatını taşımamıştır. (Sadri Maksudi Arsal, Teokratik Devlet ve Laik Devlet, İstanbul, 2024, s.45)

Türkler Müslüman olduktan sonra da devlet başkanlarının uzun süre dini lider sıfatı yoktu. Öyle ki 1055’te İslam dünyasında egemenliği ele geçiren Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, halifenin dini yetkilerine dokunmazken siyasi yetkilerini kendi üzerine aldı. Böylece daha 11. yüzyılda, dinsel otorite ile siyasal otoriteyi birbirinden ayırarak adı konmamış bir “laikliğin” de temellerini atmış oldu.

Avrupa’da ancak 13. yüzyılda, bir Hıristiyan düşünürü Aziz Thomas, devletin insan aklına uygun olarak düzenlenmesi gerektiğini savundu.

Bir yüzyıl sonra, bu kez bir Müslüman bilim adamı İbn Haldun, devletin varoluşunu ve toplumların dönüşümünü Tanrısal iradeye değil, toplumsal-ekonomik nedenlere dayandırarak laik düşünceyi temellendirdi.

Avrupa’da gücünü Tanrı’dan alan “kutsal iktidar” anlayışının yerini, Rönesans, Reform, Aydınlanma Dönemi gibi süreçler sayesinde giderek gücünü toplumdan, hayattan, tarihsel birikimden alan, topluma karşı sorumlu olan ve halkın iradesiyle değişebilen “siyasal iktidar” anlayışı aldı. İşte bu süreçte Papa’nın Katolik mezhebi gücünü kaybetti. Protestanlık gibi yeni mezhepler ortaya çıktı. Dolayısıyla laiklik, her şeyden önce devlet ve toplum yapısında egemen dinsel otoritenin gücünü kaybetmesiyle ortaya çıktı. Bunun için aklın zincirlerinin kırılması, pozitif bilimlerin gelişmesi, düşünce ve vicdan hürriyetinin önem kazanması gerekti. Bu süreç hiç kolay olmadı. Avrupa’da bu uğurda çok kan döküldü.

Hıristiyan Havarilerden Aziz Pavlus, şu sözleriyle din devletinin (teokratik devletin) gerekçesini ortaya koymuştu: “Herkes yüksek otorite sahiplerine itaat etmekle yükümlüdür. Çünkü her otoritenin kökeni ilahidir ve bütün mevcut otoriteleri Tanrı atamıştır. Onun için otoriteye boyun eğmeyen, Tanrı’nın koyduğu düzene karşı hareket etmiş olur.” Aziz Pavlus’un anlayışında, iktidarın kaynağı Tanrı’ya dayanır ve egemenlik ilahidir. Bunun doğal sonucu, din devletinin (teokratik devletin) ortaya çıkmasıdır.

Laiklik; her şeyden önce bir devletin siyasal örgütlenmesinde iktidarın/devlet gücünün kaynağının “ilahi” değil “beşeri” olmasıdır; yani egemenliğin Tanrı’ya değil, insana, insanın özgür iradesine dayanmasıdır.

Devletin egemenlik anlayışını biçimlendiren hukuktur. Laik devlet, insan aklının ve toplumsal tecrübenin eseri “çağdaş hukuku” benimsemiş devlettir.

Çağdaş toplumlarda dinin hukuka kaynaklık etmesi kabul edilemez. Çünkü kutsal ve değişmeyen din kuralları, değişen toplumsal ihtiyaçları karşılamadığı gibi insanın binlerce yıllık toplumsal ilişkileri ve tarihi tecrübesiyle geliştirdiği kurallarla toplumsal hayatını düzenlememesi, insanın aklını kullanmaması anlamına gelecektir ki Kant’ın deyişiyle aydınlanmış (aklını kullanan) insanın bunu kabul etmesi olanaksızdır.

“Ulus” ve “ulusal egemenlik”........

© Cumhuriyet