Alacakaranlıktan pırıl pırıl bir sabaha - Doç. Dr. Buğra Gökçe
Güneş bir gidiyor, bir geliyor. Ben de güneş kaybolunca üzerimi giyiyor, yeniden yüzünü gösterince çıkarıp atletimle kalıyorum. Sonra yine gazetelerime dalıyorum. Kıymetli akademisyenler, düşünürler, yazarlar; öğrenmeme, sorgulamama, içimde biriktirmeme büyük katkı sunuyorlar.
Böyle anlarda kendimi “hiçbir şey” olmaktan uzak, “her şey” olmaktan ise daha da uzak hissediyorum. Galiba bugünlerde en kıymet verdiğim duygu da bu. Bir kişinin “her şey” haline geldiği popülist ve otoriter liderlik çağında, insanın kendi sınırlılığını ve eksikliğini kabul edebilmesi büyük bir erdem gibi geliyor bana. Çünkü bir ülkenin en çok gereksinim duyduğu şey; her şeyi bilen, her şeye karar veren kişiler değil, denge ve denetleme mekanizmalarının etkin çalıştığı, kurumların güçlü kaldığı, liyakatin korunduğu ve ortak aklın üretmeye devam ettiği bir düzendir. Hele ki kamu görevlilerinin “emir kulu” değil, hukuka ve vicdana bağlı insanlar olabilmesi... Belki de bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz şey budur.
APTALLAR VE HAYDUTLAR...
Tam bunları düşünürken, Emre Kongar Hoca’mın Cumhuriyet’teki köşesinde değindiği, İtalyan tarihçi Carlo Cipolla’nın Aptallığın Temel Yasaları kitabına yaptığı gönderme çarptı gözüme. Zamanlaması sanki tesadüf değil gibiydi. Cipolla’nın toplumları dört temel insan grubuna ayıran........
