1993’ün faili, bugünün efendisi
Savaşın ve barışın aktörleri, yöntemleri değişir; tarafları aynı kalır. Önce dost ve düşman ayırt edilemesin diye toplumun “ortak aklı” susturulur, sonra kötülükleri normalleştirsin diye “vicdanı” aşındırılır, ardından neler yitirdiğini fark edemesin diye “belleği” sıfırlanır. Aklın, vicdanın ve belleğin silikleşmesi, bir ulusun ve devletin dağıtılması için önkoşuldur.
Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü ve üniter yapısı, küresel sermayenin sömürüsüne karşı aşılamaz bir bariyerdir. O nedenle, Türkiye Cumhuriyeti hep hedefe konmuştur. Ulusun direncini kırmak üzere terörü, toplumu kendine yabancılaştırmak üzere etnik, dini, mezhepsel, cinsi farklılıkları, kurumları yozlaştırmak üzere politikacıları kullanırlar. Hiçbir şey özünde değişmez: ABD, NATO, CIA, İran, Suriye, PKK eskiden nerede duruyorsa, bugün de oradadır. Karanlık da hep yanı başımızda...
EMPERYALİZM-TERÖR-TARİKAT-MAFYA
24 Ocak 1993. Ankara’nın göbeğinde bir araç havaya uçuruldu. Yok edilmek istenen sadece bir kişi değil, onun temsil ettiği Kemalist öğreti ve bu öğretinin zorunlu kıldığı devrimci duruştu.
Gazeteci Uğur Mumcu, kimsenin göremediği, birilerinin görmekten ve göstermekten çekindiği uluslararası mafyaterör ilişkilerini hakiki bağlamına yerleştirerek yazıyordu. Küresel mafyanın, yurtiçindeki aparatlarını kullanarak nihai amacı olan “ulusal devletleri yok etme gayretlerini” ifşa ediyor; “emperyalizm-terörtarikat-mafya” karesinin alanını gerçekliğiyle hesaplıyor; içine karışanları işaretliyordu. Emperyalistlerin planlarını, Kürtler üzerinden Türkiye’ye oynanan oyunu, CIA’nın PKK’yi ve diğer köktendinci radikalleri nasıl desteklediğini; silah ve uyuşturucu kaçakçılığını, istihbarat savaşlarını, İran bağlantılı yapıları, yolsuzlukları yazan “sakıncalı bir piyade”ydi. Ona göre “gazetecilik, siyasi işlevin bir parçası”ydı. “Dipsiz kuyu” dediği Ortadoğu’daki bu kirli yapılara karşı nasıl korunabileceğimizi anlatıyordu.
Basın onurunun simgesi Uğur Mumcu’yu susturmak isteyen karanlık güç, onu aracına yerleştirdiği bir bombayla yaşamdan söküp aldı ama yazdıklarını ve uyarılarını yok edemedi. Uğur Mumcu yalnızca bir gazeteci değildi; adeta ulusun uyandırılmasına kurulu bir kamusal saatti. Yazıları birer alarm gibiydi. Belgeye dayalı araştırmacı gazeteciliğin simgesiydi. Ona kasteden el, aslında kamusal vicdanı da boğmaya çalışmıştı. Cenazesine yüz binler katıldı;........
