5K Üzerinden Eko-Politik Bakış
İlk sırayı, hiç şüphesiz kutladığımız 8 Mart Dünya Kadınla Günü çerçevesinde “Kadın” değerimize bırakmak gerekiyor. Hayatı doğuran Kadınlar; “eşitler arasında birinci” olmayı, senenin her günü hak ediyor. Türkiye nüfusunun yarısını (%49,98) oluşturan kadınların; erkek nüfusuna oranla 5,2 yıl daha uzun yaşamalarına karşın, doğuşta sağlıklı yaşam süresinde 2,6 yıl geride kaldıkları görülüyor.
Ortalama eğitim süresinin 9,5 yıl olduğu ülkemizde, kadınların geriye düştüğü (8,8 yıl) ve yükseköğretim mezunu olanların (%23,6) işgücüne katılım oranı bakımından %68,7 düzeyini aşamadığı izleniyor. Türkiye’de çalışma çağında 33,7 milyon kadın bulunmasına karşın, sadece 11,7 milyonunun işgücüne katıldığı ifade ediliyor. İlaveten, kadınların istihdam oranın (%32,5); erkeklerin (%66,9) yarısından daha az olduğu; yoksulluk ve dışlanma riski altındakilerin %30,1 oranı ile her üç kadından birisi düzeyinde seyrettiği belirtiliyor. Bazı kestirimlere göre, her on kadından üçünün kayıt dışı çalıştığı ve sadece birisinin sendika üyesi olduğu tespit ediliyor.
Gene, her on kadından yedisinin; çocukları üç yaşına gelene kadar işgücünden ayrıldığı ve tüm kadın nüfusun neredeyse yarısının (%42,9) “bakım ve ev içi sorumluluklar” sebebiyle çalışmadan uzak kaldıklarını beyan ettikleri görülüyor. Profesyonel kariyer penceresinden bakıldığında; üst ve orta düzey yönetici pozisyonundaki kadın oranının %21,5 oranına ulaştığı, her beş milletvekilinden birisi ve her üç Profesör ünvanlı akademisyenden birisinin kadın olduğu ortaya konuluyor. İşaret edilen bu genel nitelikli rakamlar dahi “en değerlimiz” kadınların uğradıkları kayıplara ve yapılması gerekenlerin varlığına delil teşkil ediyor.
İkinci haftasına girilen sıcak savaş koşullarında, “Kayıp(lar)” deyimi sıklıkla telaffuz ediliyor. Her türlü maddi değerlendirmenin dışında tutulması gereken can kayıplarına ilaveten, sermaye piyasalarında yaşanan büyük kayıplar ön plana çıkıyor. ABD borsaları ve Avrupa özelinde yaşanan değer kayıpları ile ilgili kestirimler; 1,2 trilyon dolara kadar çıkıyor. BİST (Borsa İstanbul) özelinde ilk beş günde ortaya çıkan yaklaşık %7 düzeyindeki değer kaybının, savaşın tarafı İsrail borsasını, alınan tedbirlere rağmen aşması dikkat çekiyor. Kripto Varlıklar kategorisinde yaşanan kayıpların, yeni savaş koşullarında daha da karamsar bir tabloyu dayattığı görülüyor. Bir zamanlar, “Dijital Altın” olarak adlandırılıp, bayrak marka Bitcoin için 200 bin dolar hedef biçilen kripto varlıkların sadece haftalar önce yaşanan zirve rakamdan çok geriye düşmesi ve 70 bin doların üzerinde iki günden fazla tutunamaması; buradaki sorunun belki de yapısal ve temel bir içerik çerçevesinde sorgulanması gereğine işaret ediyor. Birkaç ay zarfında küresel hacmi 4,4 trilyon dolardan 2,3 trilyon dolara düşen kriptolar için “tekrar meşrutiyet ve ehliyetini ispat etme” sınavından kaçmak ve ufuktaki Kuantum Bilgisayar sendromu ile sınanmayı savuşturmak adeta imkansız hale geliyor.
K-Tipi Ekonomi kavramı ve modellemesi, son yıllarda sıklıkla referans veriliyor. Ekonomik büyüme ve/veya gelişmelerden, zengin/varlık sahibi kesimler hemen daima daha kazançlı çıkar iken, daha az varlıklı/yoksul kesimler, K harfinin alt bacağına paralel bir görünümle daha fazla kaybetmeye devam ediyor. Zengin (K’nın üst bacağı) daha zengin hale gelir iken, aşağıya eğimli alt bacak tarafından temsil edilen yoksul kesimin durumu daha fazla bozuluyor. Dünya nüfusunun en zengin %10’u, tüm küresel zenginliğin yaklaşık %75’ine sahip iken, en düşük gelirli %50’si sadece %2’sini elde ediyor. Pek çok ülkede, nüfusun yarısı kadar yoksulların elde ettiği zenginlik toplam servetin %5’inin altında kalıyor. Şimdi yaşanan savaş koşullarında tüm ekonomiler için beklenen enflasyon artışları başta olmak üzere, zaten çarpık durumdaki K-Tipi Ekonomi dinamiklerinin daha ağırlaşmasına yol açacak kriz iklimi devreye giriyor. Uzmanlar, AI (Yapay Zeka) alanındaki gelişmelerin, bu durumu düzeltici etkisinden ziyade, daha da ağırlaştırıcı tesirine vurgu yapıyor. Farklı toplumlar nezdinde yaşanan “orta sınıfın çöküşü” sendromuna özellikle dikkat çekiliyor. K’nın üst bacağında kalanlar ile alt bacaktaki diğerleri arasında artan yabancılaşma ve çelişkinin, büyük çatışma ile çalkantılara zemin hazırlamasından korkuluyor.
Nihayet, “Kriz” kavramına yabancı olmayan ve son dönemdeki jeo-politik gelişmeler çerçeve ile kıskacında yoluna devam eden insanlığın, “algı ve değerlendirmede körlük” konformizmi kıskacına yakalanmasından endişe duyuluyor. Savaş ve kayıplar gibi gelişmelerin adeta “rutin statüsüne indirgenmesi ve içselleştirme halkasına dahil edilmesi” eğilimlerinin önüne geçmek gerekiyor. Piyasalarda yaşanan “manipülatif” eğilim ve operasyonların önüne geçilmesi ve yerleşik/rutin hale dönüşmesinin engellenmesi hayati önem kazanıyor. Kriz Yönetimi kuralları çerçevesinde ve sinerjik yaklaşım (birliktelikten doğan güç) anlayışıyla hareket etme fırsatlarını harcamamak gerekiyor.
