+Jungnelius'un "ANNE" adlı nefes biriktiren camları+
İnsana epey hüzün veren bir eser.
Özellikle de benim gibi serginin ilk gününde ve de sonunda bu çiçekleri arkanıza alıp objektife poz vermişseniz bir tuhaf hissediyorsunuz kendinizi. İlk karede hepsi canlı, parlak ve diri. İkinci resimde ise 4 ayın ardından hepsinin solmuş, çürümüş ve de ölmüş olduğunu görüyorsunuz. Sonrasında o eserin önünden ayrılıp diğer katlara devam etmiş olsanız dahi o his bir türlü gitmiyor sizden. Nasıl söylesem.. Zamanın geçişine karşı koyamayacak olmanın sıkıntısı, güzelliğin kendi doğal haline bırakıldığında eninde sonunda yitirilecek olan bir şey oluşu, yaşamın sonluluğu ve de ölüme her geçen gün biraz daha yaklaşıyor olmanın ağırlığı.. Böyle şeylerden bahsediyorum.
Dedim ya hüzün veren bir eser ama aynı zamanda şunu demesini de bilmeli insan: "Bizi yaşatacak, yaşam ateşimizi yakacak ortamımızdan koparıldığımızda sanki bize de aynı şeyi yapmıyor mu hayat?"
Doğru yerde doğru insanlar arasında olmadığı için, kendini doğru besleyemeyen, sıradışı bir potansiyeli varken sıradan bir yaşama sığması gerektiğine inanan, her geçen gün insanların gözü önünde eriyip giden, yok olan, neşesini, rengini yitiren, kendine yazık eden insanlar gibi aynı o güzelim gerberalar.. Tükenmişler..
Bu sırada Gallaccio'nun eseri gibi British Council'ın koleksiyonundan yapıtların içinde yer aldığı "Ortak Duygular" sergisinde pek çok önemli sanatçının derin anlamlar taşıyan eseri var. Bir çoğu, hikayesini öğrendikten sonra daha da etkiliyor insanı. Ayrıca 4'ncü kattaki Kate Malone'un "denizkestanesi karnında deniz yıldızı" ve "külkedisinin fayton çaydanlığı"nı, hatta sanırım o bölmedeki masalsı dünyanın tümünü, benim gibi eve götürmeyi isteyen çok kişinin olduğundan da eminim.
3'ncü katta yer alan Asa Jungnelius'un sergisi ise benim için ayrı bir öneme sahip. Çünkü hiç tahmin etmediğim bir şekilde oradaki duygulara yakalandım.
Sergi her ne kadar elementlere referans veriyor olsa da sanırım ben daha çok kendimle ilgili - daha doğrusu 20 aydır büyük bir çaba, emek ve sadakatle adımın önünde taşıdığım anne kimliğime iyi gelecek türden - mesajlar gördüm.
Özellikle Jungnelius'un "Anne (Nefes)" adını taşıyan, ilhamını doğurganlığın sembolü olan Artemis Tanrısı'ndan alan, cam üfleme tekniğiyle yapmış olduğu eseri beni oldukça etkiledi. 100 tane göğüs yanyana gelmiş, şeffaf bir avizeye dönüşmüş, meme uçlarından dört bir yana ışık fışkırtıyordu sanki. Eserin adının "anne" oluşu, parantez içinde "nefes" yazışı ise eserin etrafında bir iki tur attıktan sonra bana şöyle şeyler düşündürdü.
Bir annenin bebeğine doğduğu günden itibaren nefesini, kendi sütü aracılığı ile göğsünden üflüyor oluşu, onu yaşamda tutmak için bedenini başka bir şeye dönüştürüyor oluşu, bir annenin sahip olduğu herşeyiyle (bilgisi, sevgisi, ilgisi, inancı, yaşamı) bebeğini beslemeye çalışıyor oluşu aslında ne büyük, ne mucizevi bir şeydi.. Emzirmeyi gördüm ben, süt vermeyi gördüm, sayısız kez bebeğini gece gündüz besleyen bir annenin bebeği tarafından göründüğü şekli gördüm ve bunu bu şekilde görmek de bana göre son derece nefes kesiciydi..
Asa kendisiyle yapılan röportajlarından birinde üretmenin kendisi için düşünmenin ve de gerçeği anlamanın yolu olduğunu söylemiş. Yaşamda hiçbir şeyin aynı kalmadığından, herşeyin hareket halinde olduğundan, dönüştüğünden ve de camın geçen zaman içinde onu büyüttüğünden bahsetmiş. Her yeni malzemenin, işbirliğinin ve de mekanın kendisi için bir eşik olduğunu söyledikten sonra da "o eşiği geçtiğinizde siz de değişiyorsunuz, iş de" demiş. Hayatta yaşadığı her krizin yapıta dönüştüğünden, bunun kendisini ileri taşıdığından bahsetmiş.
Stockholm metrosunda mimarlarla ve de mühendislerle çalışarak yaptığı "Shell" adını taşıyan yerleştirmesini anneliğe bir övgü olarak tasarlamış. Tüm metro istasyonunu tek bir sanat eseri olarak ele almış ve de istasyona bir kabuğun içine giriyormuşsunuz gibi ayrı bir kabuk tasarlamış. Burası, 2 yıl kadar sonra tamamlandığında hem işleyen bir metro istasyonu hem de kavramsal bir sanat eseri olacakmış.
Nefis bir hikaye.
Sanırım Stockholm'deki bu metronun açılmasını heyecanla bekleyenlerden biri de benim artık. O kabuğun içinden geçerken bana oranın hissettirdiklerinin ne olacağını şimdiden merak ediyorum. Çünkü Pera Müzesi'ndeki sergi sonrası böyle bir şey yaşadım ben. Bir şeyin içinden geçtim ve o içinden geçtiğim şey bana aradığım cevapları bir çırpıda buldurdu, kendime kendimi en duymak istediğim şekilde anlattı. Bu sergi bana böyle bir şey hediye etti, bunun için çok mutluyum. Şimdi bu hikayeyi bu yazıda herşeyi ile anlatmam mümkün değil. Daha sergiyi beraber gezdiğim sevgili Begüm'ün, Pera Müzesi, Süreli Sergiler Yöneticisi Begüm Akkoyunlu'nun cevaplarını paylaşacağım. Sergi sonrası "bana anlattıklarını benim için bir kez........
