Cehaletin Yeni Yüzü: Bilenin Körlüğü
Doçentliğimi yeni aldığım yıllarda, bölümde bir ders açmam istenmişti. Ekoloji ve biyocoğrafya alanında çalıştığım için, programın önemli eksiklerinden birinin biyocoğrafya dersi olduğunu düşünüyordum. Fakat daha ilk adımda, alanların yalnızca bilgiyle değil, alışkanlıklarla, kıdemle ve kurumsal sınırlarla da çizildiğini fark ettim. Ders önerisi bilimsel bir ihtiyaç olarak değil, kimin hangi alanda söz söyleyebileceğine dair sessiz bir sınama olarak karşılandı. O gün bunu böyle adlandıramamıştım; sadece havada asılı kalan bir “cüret” duygusu vardı.
Bir süre sonra, yurt dışı ziyaretimin ardından bölümde bir seminer verdim. Afrika kuş biyoçeşitliliği üzerine hazırlanmıştım; kendi coğrafyamın dışına taşan bu ilgi, sanırım bazı alışılmış beklentileri de zorlamıştı. Sunumdan sonra gelen sorular ilk bakışta yöntemsel görünüyordu: tanımlar, veri yeterliliği, örneklem, yorum sınırları… Bunların hepsi akademik tartışmanın olağan parçalarıydı. Yine de o gün salondan çıkarken aklımda kalan şey yöntem değil, soruların altında sezilen başka bir sınırdı: Bu alan kimin alanıydı, bu soru kime aitti, bu veri kimin elinde meşru sayılırdı? Ve başka bir şey de vardı. Ancak bunu dile getirmek için ne yeterince cesur ne de yeterince kendimden emin hissediyordum.
Cehaletin Kökü: Bilmemek Değil, Görmemek
Yakın zaman önce yayımlanan Mahir Ünsal Eriş'in bir yazısında cehaletin kelime köküne dair bir gözlem vardı.[1] Yazıyı okuyunca, cehalet içinde olanlar kimlerdir diye düşünmeden edemedim: Yanlış bilgilere inananlar mı, kitap okumayanlar mı, eğitim almamış olanlar mı? Belki de cehalet -üstelik en tehlikeli biçimiyle- bilenlerde, okumuşlarda, söz sahibi olanlarda yuvalanıyordu.
Yazıya göre "Cehl" sözcüğünün İslam öncesi Arap geleneğindeki anlamı bilgisizlik değildir. Sözcük; öfkeyi, kibri, başkasını görememeyi, başkasına karşı kabalık ve zorbalık etmeyi karşılar. Cahiliye çağının karşıtı "ilim devri" değil, "hilm devridir" yani ağırbaşlılık, ölçülülük, başkasının varlığına yer açabilme hali.[2] Cehl'in zıddı bilgi değil, görgüdür.
Bu tarihin üzerine kurulan tanım ise: "Cehalet bilmemiş, öğrenmemiş olmak değildir kuşkusuz; cehalet bilgiyle ya da bilgiye rağmen değişmemek, dönüşmemektir; görgüyü görmezden gelmek demektir." Bu tanım, cehaleti bilgi eksikliğinin alanından çıkarır ve ahlaki bir zemine taşır. Öğrenmemiş olmak bir durum, dönüşmemeyi seçmek ise bir tavırdır. İki şey birbirinden farklıdır; birincisi çoğu zaman affedilir, ikincisi nadiren.
Buradan bakınca, cehaletin en inatçı biçiminin neden "okumuşlarda" filizlendiğini anlamak kolaylaşıyor. Bilgi sahibi olmak, dönüşmeye açık olmakla aynı şey değildir. Hatta bilgi bazen kalkan işlevi görür. Ne kadar çok bildiğimizi düşünürsek, sorgulanmaya o kadar az yer bırakırız. Cehalet bu durumda, donuklaşmış bilgi birikiminin içinde saklanır; görünmez, çünkü çevresinde çok şey vardır.
Stuart Jeffries'in son kitabı, aptallığın sabit bir insani kusur olmadığını, her çağın kendi özgün cehalet biçimini ürettiğini gösteriyor.[3] Joshua Rothman bu gözlemi yankılıyor: Sokrates'ten bu yana yeni cehalet türleri keşfedildi ya da icat edildi.[4] Eski Yunanca'dan miras kalan "Sokratik cehalet" —bilmediğini bilmemek — cehaletin ilk ve en yalın tarifiydi. Ama Flaubert'in kahramanları Bouvard ve Pécuchet, başka bir cehaleti teşhir etti: klişe dolu, hazır fikirlerle örülmüş, her şeyi bildiğini sanan ama hiçbirini özümsememiş bir kafanın cehaleti. Bunlar birbiriyle akraba ama özdeş değil.
Modern çağın cehaleti ise teknolojiyle biçimleniyor. Jeffries'in anlattığı çarpıcı bir örneği düşünelim: Elektrik ampulünü gündelik yaşamda kullananların büyük çoğunluğu, bunun nasıl çalıştığını açıklayamaz. Araç kullanıyoruz ama nesneyi anlamıyoruz. Bu, bilgi eksikliğinden değil, anlamayı gereksiz kılan bir konforun ürünüdür. Dijital çağda bu konfor katlanarak büyüdü. Bilgiye erişim kolaylaştıkça anlama arzusu törpülendi. Rothman'ın dikkat çektiği nokta da tam burada: Bugün cehaleti artıran şey bilgi yokluğu değil, aptallık biçimlerinin çoğalmasıdır. Her araç her platform her arayüz yeni bir kör nokta biçimi taşıyor yanında.
Bu açıdan bakarak, bilim insanı kimliğimle kendi alanımı düşündüğümde, tablo daha az güven verici görünüyor. Sahada kuş sayıyorum, verileri analiz ediyorum, makaleler yazıyorum. Sanki tüm bu süreçlerin içinde de cehaletin modern biçimleri var; metodolojik konfor, disiplinin kendi klişeleri, soruyu sormak yerine tekniği yineleme alışkanlığı. Cehalet dışarıdan değil, içeriden........
