menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

10. Yılında Barış için Akademisyenler Davası

25 1
10.01.2026

Barış için Akademisyenlerin “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisinin yayımlanmasının üzerinden on yıl geçti. Bu on yılda, bildiri vesilesiyle ortak bir derdi, sözü paylaşan bizler, bir araya geldik, tanıştık, dostluklar kurduk, ancak bu uzun süreçte ne yazık ki birçok arkadaşımızı da kaybettik. Söze, bildirinin ortaya çıkmasına neden olan çatışma sürecinde yaşamını yitirenleri ve başta Mehmet Fatih Traş olmak üzere, son on yılda aramızdan ayrılan arkadaşlarımızı anarak başlamak istiyoruz.

Bildiriyi destekleyen bizler açısından bu on yıl yoğun baskıların, hak kayıplarının ve yargısal süreçlere ilişkin belirsizliklerin damga vurduğu uzun ve zorlu bir dönem oldu ve olmaya da devam ediyor. Bu süreçteki deneyimimiz, kuşkusuz Türkiye’de toplumsal ve siyasal alanın geçirdiği dönüşümle doğrudan bağlantılı. Yargının giderek daha da siyasallaştığı, anayasal hakların süresiz olarak askıya alındığı bu otoriterleşme döneminde, Barış için Akademisyenler (BAK) davalarının seyri, bu sürecin somut tezahürlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

“Bu Suça Ortak Olmayacağız" başlıklı bildiri, akademiden yükselen ve barış talebini dile getiren, ifade özgürlüğü kapsamında gerçekleştirilen bir siyasal eleştiri metniydi. Bu itiraz, barış mücadelesinin uzun soluklu tarihinin yalnızca küçük bir parçası olarak görülebilirse de, siyasi iktidar üzerinde sarsıcı bir etki yarattı. Bildirinin yayımlanmasının ardından akademisyenlere yönelik suçlulaştırma ve cezalandırma süreci başladı; soruşturmalar, ceza davaları, gözaltılar, tutuklamalar, kamuoyunda hedef göstermeler, işten çıkarmalar, sürgünler ve özellikle OHAL KHK’leri yoluyla kamu görevinden ihraçlar bu sürecin başlıca araçları oldu. Her ne kadar kamuoyunda BAK davalarının 2017–2020 yılları arasında yürütülen ceza davalarının beraatla sonuçlanmasıyla kapandığı düşünülse de, OHAL döneminde çıkarılan KHK’ler ve bu KHK’lere dayalı istisnai yetkiler aracılığıyla ihraç edilen akademisyenler bakımından yargı süreçleri ve fiilî cezalandırmalar hâlâ sürüyor.

OHAL KHK’leri yoluyla yürütülen tasfiye politikaları, yalnızca akademisyenlerin meslekî ve kişisel yaşamlarını bireysel olarak etkilemekle sınırlı kalmadı; üniversitelerin kurumsal yapısında ve işleyişinde de derin dönüşümlere yol açtı. Bu süreç, akademik özgürlüğün aşınmasına, eleştirel düşüncenin bastırılmasına, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ve üniversitelerin sistematik biçimde sessizleştirilmesine neden oldu. Birkaç direniş alanı[1] istisna tutulduğunda, bu dönemin, üniversitelerin akademik özgürlük mücadelesine dair kurumsal hafızasını zedeleyen bir eşik olduğu söylenebilir.

Peki, OHAL KHK’leriyle kamu görevinden ihraç edilen imzacı akademisyenlerin yürüttükleri hukuksal mücadelede idari yargının tutumu Türkiye’de hukuki rejimde meydana gelen dönüşüme dair bize ne anlatır? Bu yazıda, söz konusu hukuki serüveni -hukuki ilke ve kuralların nasıl işlemez hâle getirildiğini, tahrip edildiğini- uzun, karmaşık ve parçalı bir süreci aktarmak istiyoruz.

Çoğu zaman yargılama süreçlerini ve bu davalarda mahkemece verilen kararları, rasyonel, öngörülebilir ve tutarlı olduğu varsayılan bir hukuki işleyiş çerçevesinde yorumlamaya çalışsak da bunu başaramıyoruz. Çünkü kararlardan hareketle anlamlı ve tutarlı bir mantıksal çerçeve kurabilmek mümkün değil. Hukukun bu ve benzeri davalar dolayımıyla nasıl bir politik baskı aygıtına dönüştürüldüğüne, hukuk uygulamasının da belirsizliğe, keyfiliğe nasıl teslim edildiğine ve süreklileşen bir cezalandırma rejimine dönüştüğüne tanık oluyoruz. Bu durum Barış Akademisyenleri’nin dava süreçlerine özgü olmanın ötesinde Türkiye’de yargı pratiğinin hukuku nasıl keyfî bir yönetim tekniği olarak kullandığını açıkça gösteriyor.

OHAL’i̇n olağanlaşması, belirsizlik siyaseti ve akademide tasfiye

BAK bildirisi, yayımlandığı günden bu yana yargısal ve idari süreçlerde defalarca suçlama ve cezalandırma konusu oldu. Tek bir metin karşısında, üniversitelerin tutumları ve rektörlerin siyasi tercihleri doğrultusunda son derece farklı yaptırımlar gündeme geldi. 2016 yılında farklı üniversitelerde 112 imzacı akademisyen hakkında yürütülen disiplin soruşturmaları[2], üniversite öğretim mesleğinden veya kamu görevinden çıkarma cezası teklifleriyle üniversiteler tarafından YÖK’e iletildi. Dosyaların akıbeti belirsiz iken, tam bu tarihlerde gerçekleşen darbe girişimi nedeniyle ilan edilen Olağanüstü Hal, amaçlanan tasfiyenin geniş çapta ve gayri hukuki biçimde yürütülmesinin yolunu açtı. OHAL KHK’leri aracılığıyla, olağan yasama süreçlerinde mümkün olmayan veya yargı kararlarıyla engellenmiş birçok düzenleme[3] istisnai yetkiler kullanılarak yürürlüğe konuldu. Darbe girişimi gerekçesiyle ilan edilen OHAL vesilesiyle çıkarılan OHAL KHK’leri Barış için Akademisyenler’in akademiden tasfiye edilmesinin işlevsel aracına dönüştürüldü.

60 üniversite (buna ek olarak 4 farklı bakanlık), Barış için Akademisyenler bildirisini imzalayanları süresiz olarak kamu görevinden çıkardı, sürgün etti, meslekî, akademik ve yurttaşlık haklarını gasp etti. 1 Eylül 2016’da başlayan ihraçlar, OHAL sona erene dek çıkarılan 10 KHK ile Temmuz 2018’e kadar sürdü. KHK’lerle kamu görevinden ihraç edilen 406 barış akademisyeninin pasaportları iptal edildi, sosyal güvenlik hakları askıya alındı ve kişisel hak ve özgürlükleri ağır biçimde zedelendi. Bununla da yetinilmedi, imzacı akademisyenler aile bireylerine, bir başka ifadeyle eş ve çocuklarına uzanan çeşitli hak ihlallerine maruz bırakıldılar. Bütün bu süreç boyunca ihraç işlemleri kuralsız biçimde yürütüldü, ihraç edilenlere gerekçeler bildirilmedi ve çoğu durumda herhangi bir idari soruşturma dahi yapılmadı. Bu nedenle, ihraç sonrasında bu işlemlere karşı açtığımız davalarda işlemin nedenini hukuken bilemediğimiz için tahmin ettiğimiz sebebe istinaden bildiriyi neden imzaladığımızı ve bunun neden cezalandırılamayacağını açıklayarak OHAL KHK’lerinin iptalini talep ettik. Bu durum en temelde savunma hakkının gasp edilmesine yol açması nedeniyle maruz kaldığımız hak ihlalleri zincirinin ilk halkalarından biriydi.

Öngörülebilirliğin tahribatı

Keyfilik ve yargı bağışıklığı, OHAL KHK’leri ile ihraç işlemlerinin en belirgin özelliği oldu.[4] Türkiye’deki üniversitelerde çalışan 1223 imzacıdan bazıları için üniversiteler, olması gerektiği gibi, KHK listelerine isim bildirmedi. Başından itibaren eşitsiz biçimde ilerleyen bu cezalandırma süreci, bir kısım akademisyenin ihraç edilmesiyle daha da eşitsiz bir hal aldı. İhraç edilenler açısından bugün hâlâ dava takip etmek, işsizlik, geleceksizlik, marjinalleştirme ve belirsizlikle baş etme zorunluluğu devam ediyor. Bu davalar nezdinde yürütülen hukuki mücadele yalnızca barış talebine değil, aynı zamanda emek mücadelesi ve kamu yararına da dokunuyor.

Türkiye’de OHAL dönemlerinin akademide tasfiye ile birlikte anılması yeni değil. Ancak 2016 sonrası süreç, önceki dönemlerden niteliksel olarak ayrılıyor. AKP–MHP iktidar bloğu, darbelerin akademide yarattığı baskıcı ortamı sürdürdü ve önceki OHAL dönemlerini dahi aşan, çok daha kapsamlı ve denetimsiz bir tasfiye rejimi inşa etti. Bu sürecin ayırt edici yönlerinden biri, hak arama yollarının ve adalete erişim hakkının sistematik biçimde sınırlandırılması oldu. Bunun kritik eşiklerinden biri, Anayasa Mahkemesi’nin OHAL KHK’lerini yargısal denetime tabi tutmayacağını ilan etmesiydi.[5] 2016’da AYM’nin, OHAL KHK’leri bakımından içtihadını değiştirerek bu düzenlemeleri esas yönünden denetlemekten kaçınması etkili yargı yollarını kapattı, hukuki korunma mekanizmalarını işlevsizleştirdi. İlk altı KHK ile ihraç edilen akademisyenler yine de idare mahkemelerine başvurarak dava açtı; ancak bu davalar hızla reddedildi. Ocak 2017’de çıkarılan bir OHAL KHK’si ile kurulan OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu, ihraç edilenlerin mahkemeler yerine bu idari yapıya başvurmasını zorunlu kıldı. Bir OHAL KHK’siyle kurulan geçici bir idari yapıya, yine OHAL KHK’leriyle tesis edilen işlemleri denetleme yetkisi verilmesi, daha açık bir anlatımla, AYM’nin denetlemekle yükümlü olduğu yasa niteliğindeki KHK’lerin denetiminin bir idareye devredilmesi süreci ciddi bir hukuki çıkmaza sürükledi. Nitekim AYM’nin OHAL KHK’lerini denetlemeyi reddetmesi, bugün gelinen noktada kanun hükümlerinin idari yargı tarafından denetlenmesi gibi hukuk düzeninde ciddi bir anomaliye sebep oldu. Bu durum bir tartışmadan öte, hukuk devletinin temelini oluşturan kuvvetler ayrılığının, yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkiyi düzenleyen normların alt üst edilmesi anlamına geliyor.

KESK üyesi kamu görevlilerinin ve özelde BAK akademisyenlerinin OHAL KHK’leriyle ihracıyla ilgili iki temel hukuki sorun var: nedensellik ve zamansallık. OHAL’in ilan edilme gerekçesi olan darbe girişimi ile Barış için Akademisyenler Bildirisi arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmuyor. Barış talebi ile OHAL arasında kurulan bu ilişki, başlı başına hukuka aykırı. Nitekim AİHM ve Venedik Komisyonu’nun benimsediği ilkelere göre kamudan çıkarma tedbiri, ancak kamu gücünü kötüye kullanan veya ağır hak ihlallerine yol açan kişiler için uygulanabiliyor. Bu bağlamda, barış akademisyenleri, bu tedbirin öngördüğü şartların açıkça dışında kalıyor. Bununla birlikte, OHAL’in sona ermesinin üzerinden yedi buçuk yıl geçmesine rağmen bu uygulamaların hâlâ sürmesi, istisna rejiminin fiilen kalıcı hale getirildiğini gösteriyor. Hukuken 2018’de sona eren OHAL, pratikte etkisini sürdürüyor. OHAL yetkilerinin süre bakımından sınırlı olması gerekirken, bu dönemde alınan kararların süresiz sonuçlar doğurması, bu rejimi istisnai ve geçici olmaktan çıkarıyor.

Barış akademisyenlerini kamu görevinden çıkartan ihraç işlemleri, ne ceza davalarına ne de disiplin soruşturmalarına dayanıyordu. OHAL KHK’leriyle ihraç edildiğimizde birçoğumuz hakkında BAK bildirisiyle ilgili bir ceza davası yoktu. Hatta bir kısmımız hakkında herhangi bir idari soruşturma dahi yürütülmemişti. 2017 sonbaharından itibaren bildiriyle ilgili ceza davaları açılmaya başlandı. Bu davalarda kimi mahkemelerde “terör örgütü propagandası”, kimilerinde ise buna ek olarak “devlete ve kurumlarına hakaret suçlaması”, ve “örgüte üye olmamakla birlikte örgüte yardım etmek” suçlamaları isnat edilerek yargılamalar yürütüldü. Duruşmalarda akademisyenler gerek meslekî birikimleri........

© Birikim