menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

19 Mart: Toksik Bir Can Düşmana ve Şer Güce Altın Vuruş

17 18
25.03.2025

Bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olmaya hazırlanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu merkeze alan 18-19 Mart “operasyon”ları, zaten uzunca bir süredir Türkiye toplumunu cendereye sıkıştıran otoriterliğin yeni bir üst aşamaya geçme hamlesini gösteriyor. İlk bakışta, benzerlerini (resmi ezberle) “Fetö” camiasına, muhalif aydınlara, gazetecilere, Kürt hareketine ve liderlerine yönelik olarak sıkça gördüğümüz türden bir antitoksin yayarak zehiri bertaraf etme operasyonu yapılmakta. Ancak, bu teşhis gerçeği tam olarak yansıtmıyor. İktidar, bu kez, emellerini ve hedef aldığı cepheyi hem genişletip derinleştirmekte hem de muhalefete ve liderine karşı geliştirdiği yaklaşım, strateji ve eylemler bakımından çok farklı ve her türlü kötücül sonucu göze alan, içinde siyaset ve moralite olmayan acımasız bir yeni evreye geçiş yapmaktadır.

Söz konusu olan, Türkiye’nin elde kalan tek merkez partisi olan ve son seçimlerden birinci çıkan CHP’yi ve onun popülaritesi her geçen gün artan Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nu, 23 yıldır tekelleştirilmiş bir iktidar alanını zapt etmeye çalışan toksik bir cisim olarak bertaraf etme projesidir. Müesses nizamla özdeşleşen ve onu arkasına alan iktidar, 23 yıl boyunca karşısına çıkan tek ciddi rakibi, zorlama/uyduruk iddialarla ve bağımsız yargı meselesinin bu ülkede ancak bir şaka konusu olabileceğini göstere göstere, iktidar alternatifi yapmayacağını, efektif siyasetin dışına iteceğini, iktidarın kendisinde olduğunu ve seçimler yoluyla fethinin mümkün olmayacağını açık seçik, çekinmeden ve cüretle ilan etmektedir.

19 Mart: Toksik Düşmanlar İçin Oluşturulan Anti-siyasal/Yasak Bölge

En kestirme deyimle, iktidar bloku, bu kez ülkede yeri ve önemi anayasaca hep tescil edilegelmiş muhalefet kurumunun ve partisinin varlığını, liderinin bir cumhurbaşkanı adayı olabilme imkânını basitçe sınırlamanın da ötesine geçmiştir: “biz-onlar/ötekiler” ayırımını, bu ayrım ötekilerin farklılık taleplerini ve muarızların karşı görüşlerini de bir nebze halletmesi gereken bir siyaset anlayışını ve tekniğini gerektirdiği için terk etmiştir. Onun yerine, CHP ve Ekrem İmamoğlu nezdinde tüm muhalefet, “toksik düşmanlar” safına atılarak temel çatışmalar arasında demokratik bir anlaşma zemini arayışının tek mecrası olan “siyasal” alanın dışına itilivermiştir. Muarız ve muhalifleri “düşmanlaştırma” faaliyeti için sonuna kadar gaza basılmıştır. Bir siyasal parti olarak CHP’nin de dağıtılmasına dair işaretler vermeye başlayan bu projenin başarısı, bir yandan, bireysel, siyasal ve toplumsal muhalefetin bağımsızlığını kaybetmiş bir yargı eliyle, şiddetle ve keyfi biçimde cezalandırılmasına “eyvallah” diyen bir ortamın yaratılmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Öte yandan da ödenecek maliyetlerin büyüklüğü nedeniyle “siyasal korkuyu” harekete geçirip kişi, kurum ve liderlerin edilgenliğe ve itaata itilmesiyle doğru orantılıdır. İtiraz, eleştiri ve karşı tartışma yalnızca parlamentoda (etkinliği kalmadığı için) sürdürülmekte olup, direncin sokağa çıkması, yazı-çizi-sanat objesine çevrilmesi, hem görünür hem görünmez bir korkunun da yardımıyla engellenmekte, siyaset özel alana (balkonlar hariç) hapsedilmektedir.

19 Mart’ın içerdiği toksik yaklaşımın Erdoğan’ın çıplak koltuk savaşı olduğu gerçeğini kabulden yola çıksak bile, “siyasal ve siyaset” kavramlarının kavranışında girilen bu yeni ve toksik evreyi güncelin biraz dışına çıkarak, farklı bir açıdan deşmeye ve anlamaya girişebiliriz. Örneğin, bu üst evre otoritaryanizmin içerdiği siyasal rakibe ölümüne düşmanlık, “siyasal olanın” (the political) en mükemmel tanımını yapmış olan Chantal Mouffe’a başvurarak nasıl anlaşılır?[1] İnsan topluluklarında ihtilafa düşülen, çatışmaya müsait meselelerin kaçınılmazlığından yola çıkan Chantal Mouffe, liberal demokrasinin en kritik gücünün sahip olduğu kurumlar ile dost ve muarız (adversary) arasındaki sınırı iyi çizebilmesi olduğunu vurgular. Liberal kurumlar, bu kaçınılmaz durumun içerdiği düşmanlık potansiyelini söndüren ve şekillendiren unsurlardır. Kitabını yazdığı 1990’lı yıllarda bile liberalizmin zaaflarını ve çöküş sinyallerini almaya başlayarak muhteşem bir biçimde eleştirisine girişen Mouffe, liberal kurumların kendilerine atfedilen bu büyük sorumluluğu yerine getirebilme koşulunu da hemencecik ekler: “(bu kurumların) layıkıyla anlaşılması ya da çalıştırılması durumunda...”. Liberal demokrasinin ikinci üstünlüğü, dost ve muarız/muhalif arasında çizilen sınırın kesinkes siyaset içinde kalması, onun tek başına iştigal ettiği bir alan olmasıdır. Dolayısıyla, muhalifi, meşru addedilmek yerine mahvedilmesi gereken bir düşmana dönüştüren aktörler/iktidarlar, siyasal olanın demokratik kurallarını kabul etmeyen siyaset dışı, anti-siyasal, faşizan unsurlardır. En hafif deyimiyle, rejimlerini otoriterizmin zirvesine ulaştıran taşıyıcı figürlerdir.

İçinde bulunduğumuz bu yeni evrede rejim, Mouffe’un anti-siyasal çerçevesine tereddüde yer vermeyecek bir şekilde hem de şiddetli bir geçiş yaptığından antidemokratik sıfatını bile hak etmiyor. Yapılmakta olan, “fuzuli birer melanet” olarak algılanan, Demirtaş, Kavala, “Fetöcüler,” İmamoğlu, kanaat önderi, gazeteci, yemek eleştirmeni, üniversite, sanatçı, avukat, savcı, teğmen, iş insanı ve ait oldukları kurum ve çevrelerin siyaset dışı bir kin, nefret, melanet ve korku bölgesine sokulmasıdır. Bu bakımdan, bu operasyon, adım adım hoyratça harcanan 200 yıllık modernleşme ve 75 yıllık demokrasi birikimimizin elimizde kalan son büyük parçası olan “iktidarın seçimle değişmesi” “iyiliğine” yönelik ağır bir darbe girişimi niteliğindedir. Onun yerine, içinden Erdoğan’ı veya belirlediğini onaylama sonucu çıkmayacak bir seçim sandığının yüzünü görmeyeceğimiz bir 30, 40, 50 yıllık iktidarda kalma ve onun gerektirdiği bir korku imparatorluğunu sürdürme projesi kurulmaktadır.

Bu yeni ve korkutucu proje nasıl ve hangi manivelalarla gerçekleştirilebilir; sonuçları ne olabilir; mümkün müdür; hakiki vahşi yüzünü hangi yöntemlerle örtmeye çalışır; başarısız kalma ihtimali var mıdır; AKP liderinin ödül ve ceza mekanizmalarıyla kendisinin tartışılmasını engelleyerek gizlemeyi başardığı tutarsızlığı/fırsatçılığı nedir? Bunlar zor, belirsiz ve bazıları şimdiden kestirilemeyen cevapları olan sorular. Ama hayati önem taşıdıkları da kesin.

Biliyoruz ki, Osmanlı’dan itibaren Türkiye’nin modernleşme süreci, çeşitli aksaklıklardan, eksikliklerden, çelişkilerden mustarip olsa da........

© Birikim