Tenhada Yazmak
Kendi dilevini yapılandırmak isteyen yazar o en temeldeki soruyu sormaktan vazgeçmez: Neden yazıyorum ben? Yazmaktaki muradım ya da bana yazdıran ne? Cevaplar sürekli değişse, net olmasa da bu arayışın kendisi, sürekliliği esastır. Arayış yüzeyde, derinde devam eder. Bu, yazar personası/pozu inşa etmenin, ona yerleşmenin, oradan doğru konuşmanın ve bunların doğuracağı türlü yanılsamanın önüne geçerek sadece yazma eylemine odaklanmayı da olanaklı kılar bana kalırsa.
Audre Lorde Bahisdışı Kızkardeş’te “Sessizliklerim beni korumamıştı. Sessizliğin seni de korumayacak,” der. Korkmamanın durmaksızın salık verilmesine rağmen korkuyu anlamlandırmanın kendisini güçlendirdiğini söyler. Ölme korkusuyla konuşmamayı değil; bu korkudan bir dil, söz kurmayı tercih ettiğini belirtir. İşte benim için de yazmak en temelde -yazdığım öykü, inceleme, eleştiri vb. her ne olursa olsun- sessiz kalmama; sessizliklerden, suskunluklardan doğru dile gelme, buralardan bende kalanları dile getirme arzusu demek. Türlü şekilde ve kumaşla dokunmuş kalın sessizlik perdesini aralamak anlamına da gelen bu yaratıcı eylem/hamle epeyce vaatkâr. Nilüfer Güngörmüş, Sanatçının Kendine Yolculuğu’nda, vaat ya da imkân, bunu şöyle açar:
Yaratıcı hamle ötekiyle bir arada yaşayabilmenin ve ötekinin kaynaklarından faydalanabilmenin; dürtülerin istilasına karşı ayakta kalabilmenin; ilk dönemlere özgü doğal yıkıcılığın kötücül saldırganlığa dönüşmesini engellemenin; dış dünyanın değiştirilemeyen koşullarına, engellenmeye, gecikmelere tahammül etme kapasitesini artırabilmenin yoludur.
Yaratıcı hamle ötekiyle bir arada yaşayabilmenin ve ötekinin kaynaklarından faydalanabilmenin; dürtülerin istilasına karşı ayakta kalabilmenin; ilk dönemlere özgü doğal yıkıcılığın kötücül saldırganlığa dönüşmesini engellemenin; dış dünyanın değiştirilemeyen koşullarına, engellenmeye, gecikmelere tahammül etme kapasitesini artırabilmenin yoludur.
Böylesi bir yaratıcı hamle/yazma eylemi dayanıklılığı sağlamlaştırırken bilinmeyene, öngürülmeyene, açıklığa doğru bakabilme cesareti de verir. Yazar, salt başkasının hikâyesine değil kendi hikâyesine, tecrübesine, kendisine de çekinmeksizin yaklaşır. Güngörmüş kitapla ilgili kendisiyle yapılan bir söyleşide[2], “bilinçdışı alanları görsel ve sessel imgelerle ve dilin sözcükleriyle temsil etme ihtiyacı[ndan]” söz eder. Zira bu, temsil edilmediğinde temsilin sesi, dili, sözcükleri bulunamadığında bilinçdışı alan “bedensel duyumlar, ham algılar, adsız duygular, coşkular ve duygulanımlar olarak” hissedilebilir ve evet bu sahiden epeyce “kaotik olacaktır.” “Anlamların oluşmaması“ endişe vericidir. Yazma eyleminin kendisi, yazma çalışması, bu çalışma süreci aynı zamanda “bu kaosa biçim vererek anlamlar oluştur[mak]” demektir.
Tüm bunlardan bana kalan, öğrendiğim; sabrın ve cüretin birbirini beslediği telaşsız yazmak. İlla ve hemen yayımlamak değil, bekleyişe bırakarak, bekleyişten beslenerek yazmak. Sezgilerin yazılan metnin yazardan çıkacağı, uzaklaşacağı doğru zamanı fısıldamasını beklemek de dahil buna. Yazmak bana kalırsa ancak böylesi bir bekleyişle/te mümkün. Borges ile Ferrari’nin kısa radyo konuşmalarını içeren Diyaloglar’da, Borges yayımlamakla ilgili şöyle söyler: “Yani birisi bir kitaptan kurtulmak için yayımlar, benim de başıma gelen bu.” Kurtulmak için yayımlamak! Kendinden artık çıkarmak, ötekiyle buluşmak. İşte tam bu anda neden yazıyorum sorusunun cevapları yeniden önem kazanır. Zira yayımlama sonrasının talepleri karşısında, şirâzenin hele ki bu kadar kaydığı zamanda, yazarın nasıl konumlanacağını belirleyenlerden biri, neden yazdığına dair cevaplarıdır. Borges, kurtulmak için yayımlamak iddiasına şöyle devam eder:
Ve buna kanıt olarak da bir kitabım yayımlandığı vakit hakkında menfi ya da müspet eleştiriler olup olmadığını, övgüye mazhar olup olmadığını, ne kadar satıldığını bilmemem olduğunu söyleyebilirim. Tüm bunların hepsi... kitapçıların, belki yayıncıların meselesidir, ama yazarların değil.
Ve buna kanıt olarak da bir kitabım yayımlandığı vakit hakkında menfi ya da müspet eleştiriler olup olmadığını, övgüye mazhar olup olmadığını, ne kadar satıldığını bilmemem olduğunu söyleyebilirim. Tüm bunların hepsi... kitapçıların, belki yayıncıların meselesidir, ama yazarların değil.
Okurun Gölgesi Yazarken Nereye Düşer?
Buradan hizalanarak bakarsak okur yazma eyleminin, bu sürecin neresinde, nasıl konumlanır? Konumlanır mı? Bir öteki, başka olarak okura konuşuyor olmanın gölgesi -eğer ki sahiden de bir yaratıcı hamle ise yazmak da- buna ne kadar düşer? Ferrari’nin Borges’e sorusu:
Şimdi, işitsel ya da görsel aktarımı bir iletişim biçimi olarak düşündüğümüz veya bahsettiğimiz bu çağı göz önünde bulundurarak, eğer dinleyicinin varlığı hissediliyorsa, yazarken okurun varlığını nasıl sezinliyorsunuz?
Şimdi, işitsel ya da görsel aktarımı bir iletişim biçimi olarak düşündüğümüz veya bahsettiğimiz bu çağı göz önünde bulundurarak, eğer dinleyicinin varlığı hissediliyorsa, yazarken okurun varlığını nasıl sezinliyorsunuz?
Borges bu soruyu yazmanın kendisini merkeze alarak cevaplar:
Ah, bilmiyorum. Ben yazdığımda sanki bir şeyleri serbest bırakıyorum. Yazmak hoşuma gidiyor. Bu, yazdıklarımın değerine inandığım anlamına gelmiyor, fakat yazmanın hazzına inanıyorum. Yani eğer Robinson Crusoe olsaydım, kendi adamda yazardım.
Ah, bilmiyorum. Ben yazdığımda sanki bir şeyleri serbest bırakıyorum. Yazmak hoşuma gidiyor. Bu, yazdıklarımın değerine inandığım anlamına gelmiyor, fakat yazmanın hazzına inanıyorum. Yani eğer Robinson Crusoe olsaydım, kendi adamda yazardım.
Serbest bırakmak, yazmanın kendi hazzı; yazdığımızın değeri her ne olursa olsun, bundan tamamen bağımsız. Borges yazdığımızı biricik ve dokunulmaz, olmuş, tam ve mutlak addememeye de işaret eder. Övgüden de yergiden de muaf kalarak, kendini muaf tutarak sadece yazmak. Okurun varlığından, okunacak olmaktan da muaf. Elbette yazar, bir ötekine, kendisi dışındakine, türlü başka’ya nihayetinde okura yazar. Ama işte bu okunmak arzusu -ki bugün görülmek ve gösterilmekle de eşdeğer neredeyse- ve okurizler kitle, yazarken yazanın zihnini ne kadar meşgul etmeli? Yazar sınırı nereden çizecek, ne kadar kalın? Bu sorulara cevaplardan itibaren dil, biçim, üsluba dair arayış ve neyin yazılacağı şekilleniyor. Ama önce şu serbest bırakarak, o hazzı yaşarak yazmanın biz kadınlar için ne anlama geldiğine bakalım.
Rağmen Yazmak Derken?
Heteropatriyarkanın çizdiği rağmenler’in sınırları, yazarken çarptığımız sınırlar. Biz bazılarımız gündelik yaşamdan işlerden ev içlerine ve yazıya, yazdığımızın biçiminden diline, hele hele kendimize yazma alanı açmaktan zamanı çalmaya kadar bu sınırları zorlar, ihlal ederiz. Bazılarımız için yazmak türlü ihlaldir de. Ancak bundan her söz ettiğimizde anlaşılmamasının, eleştirilmesinin daha da ötesinde hızla parodileştirilmesinin örtük sebeplerinden biri bizzat bu heteropatriyarkal bakış. Bu sınırların neler olduğuna dair işaretler bırakmamı sağlayacak birkaç kitaba kısa kısa değineceğim şimdi.
Bir Ömrün Emeği’nde Rachel Cusk annelik tecrübesini anlatırken bunun yazmakla arasındaki ilişkiyi biçimlendirme sürecini ve kaygılarına da yer verir. Deborah Levy’nin Yaşayan Otobiyografi üst başlığıyla yayımlanan üç kitabını peş peşe okuduğumuzda görürüz ki yüklenen türlü toplumca cinsiyet rolleriyle, sorumluluk ve yükümlülüklerle; işle, evle, çocuklarla beraber yazmak, kültürel entelektüel, akademik tüm bu çalışmalar hiç de kolay değildir. Joanna Russ Yazmak Yasak-Bastırılan Kadın Yazını’nda yazan kadınların 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadarki zaman diliminde bastırılma biçimlerini aktarırken kurumsallaşmış patriyarkanın yöntemlerini örnekler üzerinden görünür kılar. Kadınların maruz bırakıldığı durumun “kasıtlı bir kumpas” olduğunu belirtir. Emile Pine Kendime Notlar’[3]da yok sayılma, küçümsenme, aşağılanma, bastırılma, inkâr edilme gibi türlü biçimde tezahür eden söz konusu kumpasın harcında cinsiyetçiliğin yanı sıra ırkçılık ya da sınıfa dayalı dışlamalar da olduğuna işaret eder. Russ’dan alarak........
