Bir Ütopya değil Perspektif olarak Sosyalizm
Siyasetçiler ve gazeteciler, neredeyse takıntılı bir ısrarla uzun zamandır herkese aynı soruyu yöneltiyorlar: “Geleceğe dair tasavvurunuz nedir?” Bu soru yalnızca politik sol içindekilere değil, müttefiklere, benzer görüşleri paylaşanlara ve muhaliflere de sık sık soruluyor. 2000’lerin başında, Rusya’nın geleceği üzerine hazırlanmış pahalı raporlardan birinin daha sunulduğu resmî bir etkinliğe katıldığımı hatırlıyorum. Raporda, ülkenin 2020 yılına gelindiğinde nasıl bir görünüme sahip olacağı anlatılıyordu. 2020 gerçeğinin bu sunumla uzaktan yakından ilgisi olmadığını söylemeye gerek bile yok.
Bu tür raporların sorunu genellikle yazarların uydurdukları şeylerde değildir. Asıl sorun, bir projenin hazırlanmasıyla hayata geçirilmesi arasında öngörülen sürenin gülünç derecede kısa tutulmasıdır. Tahminlerini 2050’ye, hatta daha iyisi 2100’e ertelemiş olsalardı bu mahcubiyetten kurtulabilirlerdi. Hedeflenen tarih geldiğinde, raporun içeriğini, hatta böyle bir raporun varlığını hatırlayacak kimse hayatta kalmamış olurdu.
Erken modern dönemin ütopyacı yazarları bu bakımdan daha ileri görüşlüydü. İdeal toplumlarını uzak, hayalî bir adaya, hatta Ay’a yerleştirirlerdi. Thomas More’un türettiği “ütopya” kelimesi de buradan gelir: Var olmayan yer. Ben şunu da eklerdim: Asla var olmayacak yer.
Ütopyalar Yerine Gelecek Üzerine Düşünmek
Bu, gelecek üzerine düşünmeyi bırakmamız gerektiği anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Geleceği hesaba katarak hareket etme, yıllar ve hatta kimi zaman on yıllar sonrasını planlama yeteneği insan uygarlığının varlığı açısından temel önemdedir. Fakat mesele nasıl düşündüğümüz ve kendimize hangi hedefleri koyduğumuzdur.
“Peki sizin alternatifiniz ne?”
Siyasi sola sürekli yöneltilen itiraz budur: “Modern kapitalizme eleştiriniz oldukça ikna edici, peki sizin alternatifiniz ne?” Bu haklı bir sorudur. Ne var ki yoldaşlarımızın çoğunun verdiği cevap yöntem bakımından sorunludur. Alternatif, kapitalist olmayan bir cennette güzel bir hayatın tasviri değil, bugünün sorunlarına yönelik somut ve birbiriyle bağlantılı çözümler bütünü olmalıdır.
Alternatif, sosyalizmde güzel bir hayatın tasviri değil, kapitalizmin sorunlarına yönelik somut önerilerdir.
Bu, iki nedenle özellikle önemlidir.
Birincisi, gelecek burada ve şimdi gerçekleştirilen pratik dönüşümlerden doğacaktır. Örneğin herkes için özgürlük adına sıkı bir sansür uygulamaya karar verirsek ortaya çıkacak sonuç, vaat ettiğimiz şeye pek benzemeyecektir.
İkincisi, “şimdi” ile “sonra” arasında açık ve doğrudan bir bağ olmazsa, harika bir gelecek hayali bugün tamamen ilkesiz oportünistler gibi davranmaktan bizi alıkoyamaz. Marx ve Engels’in ütopyacı düşünceye yönelik eleştirilerinde haklı olmalarının nedeni tam da budur. Bize gereken şey bir gelecek vizyonu değil, güncel sorunların çözümünü dayandıracağımız ilkeler bütünüdür.
Bu nedenle işe mevcut sosyoekonomik düzenin eleştirisiyle, onun temel çelişkilerini ve sorunlarını saptamakla başlamalıyız. Bunları aştığımızda, fiilen yeni bir toplum yaratmış olacağız. Her şeyden önce, kapitalizm içinde bugün önerilen çözümlerin neden işlemediğini ya da beklenen şekilde işlemediğini anlamak önemlidir.
Bugün tanık olduğumuz şey yalnızca bir krizler dizisi değil, bütün bir ekonomik sistemin krizidir. Bu krizler hep birlikte sistemik bir nitelik kazanıyor. Büyüyen bu sorunları çözmeyi amaçlayan çok sayıdaki ılımlı reform girişimi ise durumu daha da karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
Ekolojik krizi, finansal çalkantıları, çoğu zaman eşitsizlik meselesine indirgenen derinleşen toplumsal uçurumları ya da çatışmaların kaygı verici biçimde artışını kimse inkâr etmiyor. Fakat bütün bu olguların birbirine bağlı olduğunu ve herhangi bir çözümün ancak ekonomi ile toplumun kapsamlı biçimde dönüştürülmesiyle bulunabileceğini kabul etmek hayati önemde.
Buradan iki temel sonuç çıkıyor: 1) İktidar ve mülkiyet ilişkilerini etkileyen yapısal değişiklikler gereklidir. 2) Demokratik planlama kurumlarının geliştirilmesi zorunludur.
Demokratik planlama kurumları, ekonomik yapıyı yalnızca çoğunluğun çıkarları doğrultusunda değil, insanlığın gelişimi adına da eşgüdümlü biçimde ve bir amaç doğrultusunda dönüştürmeyi ve biçimlendirmeyi mümkün kılacak; demokratik planlamayla, ekonomi insanlığın gelişimi doğrultusunda örgütlenecektir.
Ne yazık ki bu son nokta kritik önemdedir çünkü kısa vadeli çıkarlar çoğu zaman uzun vadeli perspektiflerle çatışır. Bu yalnızca ekolojik krizlerde değil, piyasa döngülerinde de açıkça görülür: Hisse senedi fiyatlarındaki hızlı yükseliş, kaçınılmaz ekonomik çöküşün zeminini hazırlar. Fakat burada ancak pratikte çözülebilecek temel bir sorunla karşılaşırız: Kitlelerin dar anlamda kavranan anlık çıkarlarının ötesine, onların demokratik özgürlüklerini feda etmeden ya da temelde doğru ve nesnel olarak çoktan gerekli hale gelmiş politikalara karşı çıkma haklarını tartışmalı kılmadan nasıl geçebiliriz? Sosyalizmin temel çelişkisi bir anlamda budur.
Ota Šik, klasik eseri Sosyalizmde Plan ve Piyasa’da özel mülkiyetin kaldırılmasının bireyler ve toplumsal gruplar arasındaki çıkar farklılıklarını ortadan kaldırmadığını belirtir. Kapitalist piyasa bu farklılıkların düzenlenmesini sağlar fakat bunu herhangi bir toplumsal optimuma göre değil, güç, gelir ve mülkiyet dengesine göre yapar. Modern toplumun yalnızca toplumsal ve sınıfsal olanlarla sınırlı kalmayan keskin çelişkilerle parçalanmış olması, tam da bu yüzden farklı bir mekanizmaya duyulan ihtiyacı acilleştiriyor. Daha da kötüsü, klasik piyasa mekanizması artık işlemiyor. Bu durum, liberterlerin iddia edeceği gibi sorumsuz solcuların ya da açgözlü şirket elitlerinin piyasanın “normal” işleyişine müdahalesinin sonucu değildir; sermayenin yoğunlaşmasının ve araştırma maliyetlerinin artmasının sonucudur. Bunlar, serbest ve eşit rekabeti bir ütopyaya dönüştürmüştür.
Serbest rekabet artık yoktur. Toplumdaki farklı grupların çıkarlarını uzlaştırmak için yeni bir mekanizmaya ihtiyaç vardır.
Singapurlu iktisatçı Martin Khor, Adam Smith’in tarif ettiği ideal rekabet modelinin ancak tek bir piyasada yüzlerce bağımsız üretici faaliyet gösterdiğinde ve bunlar yalnızca efektif talep tarafından belirlenen fiyatlara tepki verdiğinde işlediğini göstermiştir. Üreticilerin sayısı birkaç düzineye düştüğünde mekanizma bozulmaya başlıyor. Sayı onun altına indiğinde ise üreticiler tüketiciden çok birbirlerine yönelmeye başlıyor ve doğrudan bir eşgüdüm olmasa bile fiilen kartel benzeri bir düzen oluşturuyorlar. Buna kimi zaman “Khor teoremi” ya da “oligopolistik piyasa kuralı” deniyor.
Tekellere yönelik liberter eleştiriler, elbette sorunun çözümü olarak büyük şirketlerin parçalanmasını önerecektir. Fakat bu, ekonomik ilerlemenin temelinde yer alan sermaye ve teknoloji yoğunlaşması sürecini tersine çevirmek, aynı zamanda araştırma ve geliştirme için ayrılan kaynakları azaltmak anlamına gelir. Bunu telafi etmenin tek yolu, araştırma ve yatırımda devletin rolünü artırmak olurdu; bu da liberterler ve liberaller için aynı ölçüde kabul edilemezdir. Mevcut durumdan tek bir çıkış yolu vardır: En büyük şirketlerin toplumsallaştırılmasına dayanan ekonomik demokrasi.
Bu tür meydan okumalara gerçek yanıt, en büyük şirketlerin toplumsallaştırılmasına, bilgi şeffaflığına ve farklı ekonomik aktörlerin çabalarının bütünleştirilmesine dayalı bir ekonomik demokrasi mekanizması yaratmaktır. Bu, piyasanın kaldırılması anlamına gelmez, fakat John Keynes’in de işaret ettiği gibi, yatırımın topluma karşı sorumlu demokratik temsil organlarının denetimiyle toplumsallaştırılmasını gerektirir.
Bu görev ancak pratikte gerçekleştirilebilir: Çatışmalar ve anlaşmazlıklar kaçınılmazdır; demokrasiyi çelişkilerin dinamik biçimde çözülmesi için zorunlu bir mekanizma haline getiren de tam budur. Bu demokrasi, parlamentarizmin özelliklerini koruyacak mıdır? Büyük olasılıkla yalnızca kısmen. Geleneksel prosedürlerin, karar alma süreçlerine paydaşların katılımının yeni biçimleriyle pekiştirilmesi gerekecektir. Bunun bir örneği, Brezilya’nın Porto Alegre kentinde kent sakinlerinin katılımcı bütçeleme yoluyla şehir planlamasına dahil edilmesidir.
Doğrudan ekonomik demokrasinin örnekleri halihazırda vardır. Bunlardan biri Brezilya’daki Porto Alegre’dir.
Öyle ya da böyle, mevcut siyasi kurumları –partileri, sendikaları ve yurttaş örgütlerini– ortadan kaldırmadan çok-düzeyli eşgüdüm mekanizmaları geliştirmeye ihtiyaç duyulacaktır. Bir başka nokta da, zaman içinde ekonomik, toplumsal ve çevresel eşgüdüm sistemlerine entegre edilmiş sektörel ya da yerel özyönetim organlarının parlamentodan daha önemli bir rol oynayabilecek olmasıdır.
Böyle bir sistem fazla karmaşık mı olacaktır? Bunu ancak pratik gösterebilir. Fakat şimdiden, Sovyet idari planlama sisteminden ya da bugünün gelişmiş kapitalist ekonomilerine özgü piyasa-şirket-bürokrasi eşgüdümünden daha karmaşık olmayacağını varsaymak için nedenler vardır.
Mülkiyetin toplumsallaştırılmasının kapsamı koşullara bağlı olarak önemli ölçüde değişebilir.
Sermaye yoğunlaşması, küresel bütünleşme, demokratik gelenekler ve en az bunlar kadar önemli olmak üzere farklı toplumlardaki siyasi ve sınıfsal güç dengeleri dikkate alındığında, mülkiyetin toplumsallaştırılmasının ölçeği, biçimleri ve derinliği yerel koşullara göre önemli ölçüde değişecektir. Bu nedenle aşağıdaki tartışma, Rusya bağlamında nelerin yapılabileceğine........
