Silivri, Saraçhane, Hürmüz
Normal koşullarda, birbirleriyle hiç alâkası olmayan üç ayrı yer ve üç ayrı konum, değil mi?
Birincisi; yani Silivri, İstanbul’un en batısında Tekirdağ’a sınırdaş ve denize 45 kilometre sahili olan şirin bir ilçemiz. İdeal bir Türkiye’de, Marmara Bölgesi’nin en önemli turistik beldesi olabilecek (abartmadan söylüyorum - Marmara Riviera’sı) fiziki bir potansiyel taşıyan bir yerleşim birimi.
Ama, yıllardır Türkiye siyasi tarihine en karanlık ve en iç karartıcı bir imajla kazınan, hukuksuzluğun ve vicdansızlığın simgesi, adeta markası, logosu niteliğindeki kumpas yargılamalarının mekânı olarak anılır, anılıyor, anılacak.
“Silivri Hukuku” diye bir konseptin tescil edildiği yerdir. Halk arasında “Aman abi, kurban olayım. Kendine dikkat et. Fazla sivri konuşma. Silivri soğuktur bu mevsim” sözünün yerleşmesine neden olan bir ayıplı faşist içerikli kavram oldu.
Daha önceki kumpas davalarında da defalarca gitmiştik. Salı günü yine oradaydık. Kumpasçıların ısrarla ve utanmadan “Asrın yolsuzluğu - Çete davası” diye lanse etmeye çalıştığı davayı yerinde görmeye izlemeye gittik BirGün TV canlı yayınını oradan yaptık. Hukukla ilgili her türlü usulün ayaklar altına alındığı, yargılayanların bile ileride utançla anacaklarına emin olduğum bir siyasi dava görülüyor orada. Sadece bu davada değil, gazetecilerin de aralarında bulunduğu pek çok insanın yargılandığı davalarda da açılışından soruşturmasına, sorgularına, iddianamesine, sanıklara yapılan muameleden tutun da her aşamada eziyetlerle ülkenin yüzünü kızartacak, fiilen icra edilişine dek, tekrar etmeye gerek görmediğim nice, arızalı, trajikomik ayrıntıyla dolu. Biz anlatırken ve yorumlarken utanıyoruz ülkemiz adına.
Ama bir siyasi hırs ve kısmen de kişisel intikam uğruna açılmış (açtırılmış) dava, şimdiden dünya hukuk tarihine geçecek bir kara dosya. “Turp”la, “ahtapot”la filan süslenmeye........
