İsmail’e mektup
Merhaba evlât.
Öncelikle, geçmiş bayramını kutluyor, gözlerinden öpüyorum.
Pek “bayram” gibi geçmediğini biliyorum ama, âdettendir işte.
Sana “evlât” diye hitabıma şaşırmadığını umarım. Çünkü, muhtemelen kendi öz anneciğin ve babacığından da yaşlıyım. Benim canım kızımdan da 10 yaş daha gençsin.
Oralarda, yani gaddar rejimin seni tıktığı Sincan Zindanı’nda, karnının tok (o koşullarda ne kadar olabilirse - en azından temel insani ihtiyaçlar babında) “sırtının pek” olduğunu umuyorum.
Mevzuat müsait değil.
Olsa, görüşe gelirdim bir bağ yeşil soğanla. Birkaç paket “karanfil kokulu cigarayla”, Ahmed Arif’ten mülhem.
Bir de görüş odasında, yürekten kucaklama ile evlat…
O kucaklamayı sadece kendim değil, milyonlarca yurdum insanı adına yapmak isterdim. Bir de, alnından öperdim seni.
Çünkü sen, sadece benim gibi “meslektaş ağabey ve ablalarının” değil bütün bir ülkenin göğsünü kabarttın, görece kısa yaşamına sığdırdığın başarılarınla. Seninle sadece 3 - 5 yıldır tanışıyor, dışarıdan yazarlığımı saymazsan 7 aydır da aynı kurumda, onurlu bir rozet olarak yakamızda taşıdığımız BirGün Gazetesi ve BirGün TV çatısı altında çalışıyoruz.
Onur duymak derken… İfadeye alındığında sana sordukları sorular arasındaki, “o mâlûm şahsı konuştuğumuz o mâlûm programda” aynı ekran karesinde yer almış olmanın onurunu da ekle buna.
Onur diyorum ısrarla. Neden biliyor musun? “Kalemin/klavyenin/mikrofonun/objektifin namusu” denen şeyin, uzunca bir süredir birileri tarafından ayaklar alındığı bu memlekette, senin gibi pırıl pırıl gençlerin döktüğü ter, dünyanın tüm altın rezervlerine eşdeğerdir benim gözümde de, ondan.
Sen yıllardır eğilmeye yüz tutan başımızı yukarı kaldırdın.
Yüzümüzü ağarttın.
Sen ve senin gibi bir avuç yiğit gencecik meslektaşım sayesinde bu meslek “Ölmedik be!.. Bir yere gittiğimiz de yok. Buradayız. Kalemimizi satmadan, klavyemizi kiraya vermeden, mikrofonumuza........© Birgün
