Tüylü Dinozorlar, İnsan Kibri ve Spielberg'ün Zaman Makinesi
Jurassic Park kafamıza bir şey kazıdı: dinozorlar yeşilimsi, pullu, sürekli kükreyen yaratıklar. Bu imgeler o kadar derine işledi ki paleontoloji onları çürütürken bile zihnimizde yaşamaya devam etti.
Hollywood'un yarattığı dinozor, gerçek hayvanla ilgisi olmayan bir korku sembolüydü anlaşılmaz, soğuk, insan ölçeğinin dışında. Son yirmi yılda ise fosil bilimi bu tabloyu kökten değiştirdi.
Tüyler bulundu, renkler çözümlendi, sosyal davranışlar fosil kayıtlarından okundu. Gerçek dinozorlar, sinemanın devlerinden çok daha karmaşık, çok daha renkli ve şaşırtıcı biçimde tanıdık çıktı.
Netflix'in dört bölümlük yeni dizisi The Dinosaurs tam da bu kırılma noktasında karşımıza çıkıyor.
Yapımcı koltuğunda Amblin Entertainment var; yani Spielberg'ün vizyonu işin içinde. Silverback Films'in doğa belgeselciliği deneyimiyle Industrial Light & Magic'in görsel efektleri birleşince tarih öncesi yaşam neredeyse dokunulabilir bir gerçeklikte izleniyor.
Anlatıcı koltuğunda Morgan Freeman oturuyor; o kadim, güven veren sesiyle bizi 235 milyon yıl öncesine, tozlu Pangea'ya taşıyor. Ama burada anlatılan hikâye alıştığımız epik masallardan farklı. Mesele yaratıkların gücü değil, doğanın sürekli değişen, bazen zalim olan, kimseye borçlu olmayan dengesi.
SİNEMANIN HAYALETİNDEN KURTULMAK
Jurassic Park'ın Dilophosaurus'unu hatırlayın: boyun zarı açan, zehir tüküren, teatral bir biçimde öldüren o yaratık. Belgeseldeki Dilophosaurus ise kafasındaki ikiz kırmızı tepeleri kabartarak eşine dans ediyor, yağmur altında iletişim kuruyor, türünü işaret ediyor. Fosillerdeki kemikli ibiğin işlevini biyomekanik analizler zaten gösteriyor; belgesel bunu sahneye taşıyor. Bilimle görüntü arasındaki mesafe bu kadar kısa.
T-Rex kükremiyor. Ağzı kapalı, derin, göğsünüzde titreşen bir ses çıkarıyor ........
