menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

En kirli pazarlık

78 0
14.06.2026

Yaygın görüş Erdoğan’ın 2015’ten itibaren bir al-ver (transactional) ya da perakendeci siyasete geçtiği, özellikle AB ile ilişkileri değer ve üyelik odaklı olmaktan çıkararak, bir pazarlık sürecine soktuğu şeklinde.

Bu yorum kısmen doğru. Erdoğan’ın, 1998’den itibaren AKP’yi kurmaya giden süreçte Türkiye siyasetine etki eden Amerikalı uzman ve etkili isimler, lobiler, AB ileri gelenleri, içte sermaye çevreleriyle yaptığı pazarlıkların hepsi detaylı bir şekilde ortaya döküldü.

Ama yaşadığımız bu dönemde Türkiye tarihinde şimdiye kadar görülmemiş ve sonuçları her açıdan çok ağır olan bir pazarlık süreci yaşanıyor. Erdoğan yönetimi iktidarda kalabilmek için Batı’ya ödün vermeyi ve karşılığında muhalefeti baskı altına almayı, hukuku araçsallaştırmayı, ülkeyi otoriterleşmeyi göze aldı ve bunu uyguluyor. Yaşadığımız dönemin iç-dış pazarlık dengesi bunun üzerine oturuyor.

GEÇMİŞTEN BİR ÖRNEK: SOĞUK SAVAŞ PAZARLIĞI

Dış politikada pazarlık her zaman yazılı olmaz. Yazılı olmayan, konsensus ile varılan, kağıda dökmeye gerek olmayan pazarlıklar da yapılır. Bunlar geçmişte de vardı.

Türkiye’nin 1945 sonrası ve özellikle NATO’ya girdikten sonra ABD ile yaptığı pazarlık, Türkiye’ye askeri ve ekonomik yardım yapılması karşılığında, ABD’nin Türkiye’nin stratejik konumundan faydalanmasına izin verilmesiydi. Bunlar 1980’de SEİA anlaşmasına kadar iki ayrı pakette yer alırdı, sonrasında bu anlaşmayla birleştirildi.

Soğuk Savaş koşullarında Türkiye’nin stratejik konumunu ABD hizmetine sunduğu (askeri üsler vs), ABD ile birlikte içeride başta sol, toplumsal muhalefeti bastırdığı bu ilişki modelini örneğin üniversitedeki derslerimizde, daha AKP’nin kurulmadığı yıllarda hep eleştirel bir bakışla ele aldık. Dolayısıyla, sistemle yapılan bu türden pazarlıklar yeni de değil, bilgimiz dışında da değil.

ERDOĞAN DÖNEMİ: PAZARLIKTAN DA ÖTE

Erdoğan yalnızca dış desteğe en çok muhtaç olduğu şu anda değil, bütün 23 yıllık iktidarı boyunca dışarıyla pazarlık yaparak, gerektiğinde ödün vererek iktidarını sürdürdü.

Soğuk Savaş dönemiyle karşılaştırırsak bu iktidarın farkını üç başlıkta ortaya koyabiliriz.

1- İdeolojik. Geçmişteki pazarlık ideolojik eksenliydi. Dışarıda Sovyetler, içeride sol harekete karşı hakim sınıfları korumaya yönelik sınıfsal bir içeriği vardı. Erdoğan iktidarının sınıfsal kaygılardan bağımsız olmadığı ve büyük sermayenin temsilcisi olduğu ortada ama kendisi açısından pazarlığı ideolojik eksende değil pragmatik eksende yürüttü.

2- Kurumsal. Soğuk Savaş dönemi pazarlığı kurumsaldı. Güvenlik kaygılarının merkezi rol oynadığı ortamda, Batı sistemiyle kurulan bağlar ağırlıklı olarak güvenlik bürokrasisi etrafında şekillenmişti. Pazarlığın bir tarafında askeri yardım karşı tarafında ise stratejik hizmet yatıyordu.

3- Partiler üstüydü. TİP gibi daha solda yer alan partiler dışında sistem partileri, hangi siyasal yelpazede olursa olsun bu pazarlığın içindeydiler. Yine de Ecevit ve Demirel’in Batı ile kurulan bu düzeni zorlayan iki lider olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Sonuçta darbelerden ikisi de muzdarip oldular.

Soğuk Savaş dönemi pazarlığından AKP iktidarını ayıran temel fark, Batı ile varılan uzlaşının, bir liderin, bir partinin iktidar pazarlığına dayanmamasıydı. Erdoğan’ın pazarlık mantığı kendisini iktidarda tutmaya yönelikti ve muhatapları da bunu çok iyi biliyorlardı.

Daha da kötüsü Erdoğan iktidarının yaptığı her pazarlıkta, kazananın kendisinin ve muhataplarının, kaybedenin ise Türkiye olmasıydı.

Örneğin, bu iktidar, Suriye’nin yıkılmasına katkı sağlayıp insanlar Türkiye’ye sığınınca, kendi seçmenine “ensar” hikayesi anlatıp bu insanların çaresizliğini, Avrupa ile........

© Birgün