Tabip odaları ve TTB seçimleri üzerine
Türk Tabipleri Birliği (TTB) 26-28 Haziran 2026’da Büyük Kongresi’ni yapacak. TTB’nin ve demokratik kitle örgütlerinin çoğunun, dönemlerinin klasik örgütlenme anlayışı içinde şekillendiğini ifade etmek yanlış olmaz. Demokratik kitle örgütlerinin (DKÖ) uzun süredir yaşadığı tıkanmayı ve kendini tekrar etme hâlini sadece TTB üzerinden okumak yetersiz kalıyor. Sendikaların ve sol muhalefetin parçalı duruşunun yaygınlığı genel bir değerlendirmeyi gerektirirken, taban ile yönetenler arasındaki makasın açılmış olması tartışmanın ertelenemezliğini gösteriyor.
1960’lar sonrası dönem, ağ toplumu ya da post-endüstriyel toplum gibi farklı adlarla tanımlansa da bu süreçte örgütlenme biçimleri değişiyor. Geniş üretim sahalarını içeren iş yerleri ve benzer sınıfsal kaygıları olan homojen kolektif kitleler yerine; daha dijitalize, esnek, küresel vatandaşlığın/emeğin parçası hâline gelmiş ve aynı iş yerinde bile farklı çıkar gruplarına ayrışan yapılar oluşuyor.
Fransız filozof Alain Badiou’nun devlet ve iktidar merkezli örgütlenme düşüncesi yerine, çoğulculuk ve kapsayıcılığı temel alan, klasik örgütsel modellerden farklı olarak olay ve idea temelli toplumsal örgütlenmeler üzerinden düşünmek gerekiyor.[1] Bu iddianın örneklerinden 1968 öğrenci hareketi, feminist itiraz, LGBTİ mücadelesi, çevre ve ekolojik hareketlerin yarattığı dinamizmin benzerini Gezi sürecinde de görebiliyoruz. Bu durumu “daha az örgüt, daha çok toplum” olarak tanımlayabiliyoruz. Son dönem Kürt hareketinin taban demokrasisi, iktidar tartışmaları ve aksaklıklara rağmen sürdürdüğü eş başkanlık sistemi; sınıfı, endüstriyel dönemin salt ekonomik-politik okuması yerine, statü ve toplumsal güç ilişkilerinden olumsuz etkilenen en geniş ezilen kesimleri kapsayacak biçimde ele almasıyla bu tartışmalara katkı sunuyor.
İç iktidarlaşma durumu
Türk Tabipleri Birliği, ilkesel olarak örgüt içi demokrasiyi önemsiyor, ancak yaşanan iktidarlaşma/mikro iktidar durumunu analiz edebilmemiz gerekiyor. Bu durum, temsil taleplerinin merkezi biçimde belirlenmesinde, doğrunun tek ve sorgulanamaz olduğunu ifade eden normatif baskıda, mücadele geçmişi/ideolojik keskinlik/karizmatik liderliğin kutsandığı simgesel sermaye birikiminde (Pierre Bourdieu) ve bilgiye erişimdeki eşitsizlikte açığa çıkabiliyor.
Sorunlar çoğu zaman yok sayma ve yapıcı eleştirilerin boşa çıkarılmasıyla derinleşiyor; üyelerin demokratik katılımı formaliteye indirgenirken, sadece “bizim arkadaşlar” yaklaşımıyla dar bir “grupçuluk” oluşabiliyor. Burada rızanın gönüllü kurulmasını ve iktidarlaşmanın sadece zora dayanmadığını açıklamak için İtalyan Marksist Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramını kullanabiliriz. Örgütlenmelerde ideolojik yakınlık ve iç/dış grup tartışması nedeniyle hegemonya çoğunlukla gönüllü kuruluyor. Zamanla bu gönüllü kurulum, iktidar olma hâliyle birleşerek kendisini anti-demokratik tutumlar olarak gösterebiliyor. Örgüt içinde hâkim olan düşünce, “tek ve kaçınılmaz doğru” olarak kendini........
