menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Devleti tanımak: Sopanın gölgesi, bayrağın arkası

37 0
23.05.2026

Türkiye'de devlet çoğu zaman yurttaşın karşısına yalnızca kurumlarıyla değil, alışkanlıklarıyla da çıkar. Bazen mahkeme salonunda, bazen okul kitabında, bazen ekranlarda kurulan tek sesli anlatıda, bazen de bayrağın ardına saklanan bir tehdide dönüşerek görünür olur. Bu yüzden sürekli saldıran bir siyasal düzenin yalnızca güç gösterisi yaptığını sanmak eksik kalır; saldırı, çoğu zaman çözülen dengeyi elde tutma telaşıdır.

Türkiye'de devlet, tarihsel olarak toplumu dışarıdan biçimlendiren; kendi iç gerilimlerini çözmek yerine onları yönetmeyi tercih eden merkezi bir güç olarak işledi. Bu yapının sürekliliği gerçek bir toplumsal rızadan çok, biçimsel demokratik görünümün, seçici refah dağıtımının ve milliyetçi ideolojik dokunun kurduğu geçici dengeye dayandı. Denge tuttuğu sürece iktidar görece geri planda kalabildi; denge çatladığında ise baskı daha çıplak, daha doğrudan ve daha görünür hale geldi. Bugün Türkiye'de yaşananlar da tam olarak bu çatlağın işaretidir: Her yeni operasyon, her yargı hamlesi, kendinden emin bir gücün değil, bozulan düzeni elde tutma zorunluluğunun sonucudur.

Bu yapıyı anlamak için devletin yalnızca polisle, mahkemeyle ya da cezaeviyle işlemediğini görmek gerekir. Devletin bir eli bedenler üzerinde çalışır: polis, savcılık, mahkeme, cezaevi. Diğer eli ise zihinleri biçimlendirmeye uğraşır: medya, eğitim, milliyetçi söylem, ahlak anlatısı. Bu iki el birbirinin alternatifi değildir; aynı gövdenin iki farklı hareketidir.

İdeolojik düzenek rıza üretebildiği sürece baskı çoğu zaman geri planda kalır. İnsanlar neyin normal, neyin makbul, neyin tehlikeli olduğuna ikna edildikçe zorun açık kullanımı azalır. Fakat rıza üretimi zayıfladığında devletin daha sert yüzü öne çıkar. Türkiye'nin siyasal tarihi de bu ikili işleyişin izleriyle doludur: Seçimler yapılır, parlamento çalışır, partiler yarışır; fakat düzenin sınırlarına dokunulduğu anda hukuk, güvenlik ve medya aynı hatta dizilir.

Bugün gelinen yerde soru baskının var olup olmadığı değildir; baskının hangi kılıkla dolaşıma sokulduğudur. Bazen mahkeme kararı olarak, bazen güvenlik gerekçesi olarak, bazen de milli hassasiyet adı altında karşımıza çıkar. Mahkemelerin siyasal meydan gibi işlemesi, seçilmişlerin yargı yoluyla tasfiye edilmesi ve milliyetçi söylemin bir koruma kalkanına dönüştürülmesi, devletin kendinden emin oluşunu değil; ideolojik aygıtın tek başına yetmediğini gösterir.

Sandıktan kaçan iktidar

31 Mart 2024, bu çatlağın siyasal yüzeye çıktığı andır. CHP'nin yüzde 37,8 oyla birinci parti konumuna gelmesi ve 35 ildeki yerel yönetimleri kazanması, merkezi iktidar karşısında somut bir alternatif kapasitenin doğduğunu gösterdi. Uzun süredir medya diliyle, milliyetçi hamasetle ve gündelik hayatın yorgunluğu içinde bastırılan memnuniyetsizlik, sandıkta görünür hale geldi.

İktidar bloğunun buna verdiği yanıt, ortaya çıkan toplumsal mesajı anlamak değil, o mesajın taşıyıcılarını baskı altına almak oldu. Ekim 2024'ten Mart 2026'ya........

© Bianet