Tarımda dayanışma teknolojileri halkın gıda egemenliğinin bir parçası olmalı
Epey bir süredir dijitalleşmenin üzerimizdeki etkilerini gözlemleme şansımız oldu. Bir yandan teknolojinin getirdiği rahatlık bize iyi hissettirirken diğer yandan kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretildiği bir yapıyla karşı karşıyayız. Elbette dijitalleşmenin her sektöre yansımaları başka ama en temel ihtiyacımız gıda üretiminin dijitalleşmesi uzun vadede bizi şirketlerin insafına bırakacak gibi duruyor.
Teknoloji eliyle tarım sektörünün yeniden şekillendirilmesi, küçük aile çiftçiliğini bitirmenin yanı sıra tarımı insansızlaştırarak kadim tarım bilgisinin de elimizden alınmasını sağlayacak politikalar içeriyor. Tüm tarlaların dronlar kullanılarak haritalandırılması, tarımın birer veriye indirgenmesi ve üretilen yapay zeka destekli tarım makinaları ile akıllı tarıma geçiş özü itibariyle büyük yüzölçümü olan kır arazilerinin, gözetim sisteminin birer parçası haline getirilmesi planı. Bu planla birlikte çiftçi bir veri kölesine dönüşürken, büyük ölçekli sermaye şirketlerine de bağımlılığı artırılmış olacak. Ayrıca traktörlerin bulut sistemlerine bağlanması, çiftçilerin tarlalarının sabote edilmesi veya verilerinin çalınması gibi siber saldırı risklerini de beraberinde getiriyor.
Akıllı tarım, topraksız tarım, dijital tarım gibi adlarla ortaya konulan teknoloji, endüstriyel tarımı bir üst aşamaya taşıyarak, daha çok verim elde etme, daha çok kâr etme ve özellikle kır nüfusundaki yaşlanmayı çözecek bir mekanizma olarak pazarlanıyor. Tarla ile ilgili tüm kararların yapay zeka üzerinden verilmesi çiftçiler için üretim becerilerinin kaybının yanı sıra çiftçinin toprağına, yetiştirdiği ürüne yabancılaşmasına, üretilen ürünlerin tek tipleşmesine ve çiftçinin yerinden edilerek yoksullaşmasına neden oluyor. Yapay zeka ile donatılan ve herhangi bir dış müdahaleye karşı kendini kilitleyen akıllı tarım makinaları ile çiftçilerin üretim araçlarına da sermaye el koyuyor bir yandan.
John Deere (1) gibi ününü tarım makinaları yaparak kazanmış tekelci bir şirket son yıllarda otonom traktörleri piyasaya çıkardı. Bu traktörler çiftçinin en temel üretim aracını birer bilgisayara dönüştürmüş durumda. Öyle ki çiftçi kendi traktöründe meydana gelen herhangi bir arızaya müdahale edemez, traktörünü istediği tamirciye götüremez hale gelmiş durumda. Şirketin traktörlere taktığı dijital kilitler, son özgür emek olarak görülen çiftçilerin üretim araçları üzerinde söz sahibi olmasına ve inisiyatif almasına engel oluyor. Satın aldıkları traktörlerin sadece kullanım haklarına sahip olduklarını gören çiftçiler ise dijital kapitalizme karşı farklı stratejiler geliştiriyorlar. Öncelikle “Tamir Hakkı (Right to Repair)” (2) davaları açan çiftçiler ki bu davaları kazanarak tekelci firmayı 99 milyon dolar tazminat ödemeye mahkûm ettiler.
Ayrıca şirket, mahkemeye sunulan anlaşma uyarınca, 10 yıl boyunca yetkili servislerine sağladığı tüm arıza tespit yazılımlarını, hata kodlarını, emisyon sıfırlama araçlarını ve teknik kılavuzları çiftçilere ve bağımsız tamircilere açmak zorunda kaldı.(3)
Bu mücadeleler beraberinde şu soruyu gündeme taşıyor. Bu dijital sömürü karşısında teknolojiyi kendi yararımıza kullanabileceğimiz dayanışma teknolojileri kurmak mümkün mü? Üretim araçlarının ortak mülkiyeti ile adil bölüşüm algoritmaları üretilebilir mi? Amacımız teknolojiyi komple reddetmek yerine tabandan, halk yararına bir teknolojiyi inşaa edebilmenin yol ve yöntemlerini aramak tabii.
Esasen halk yararına tabandan inşa edilen ahilik gibi, imece kültürü gibi dayanışma pratikleri bu topraklara yabancı değil. Özellikle kooperatifçilik üzerinden bu konuda birikmiş........
