Varoluşum için özür dilemeyeceğim
“Kanaat düşüncenin düşmanıdır” der Ulus Baker. Ve çoğu zaman, ‘kanaat’leriyle bizi boğan’ların diline ve araçlarına karşı tükenmiş, çaresiz hissederiz. Baker’in ifadesiyle; “Kirlilikten kurtulmanın tek yolu, bu gürültülü korodan ayrılmak”tır. Ne var ki koronun konforlu alanında yaşamanın saadetine erenlerin yüklediği damga (stigma), her daim bize hatırlatılır. Düşünmeyi bırakan bir toplumun içinde, makbul olana tabi olmadan kendi varoluşumuzla yaşama irademiz de, bu koro tarafından her fırsatta iğdiş edilir. Çünkü, ‘eksik’ ve ‘kusurlu’ ilan edilerek itibarsızlaştırılırken, varoluşun ve varlığın için özür dilemen, kendi yükün için şikayet etmemen, hatta makbul olanın vicdan sorumluluğunu da yüklenerek ondan uzak durman, görevindir.
Goffman’ın belirttiği gibi; “Damgalı kişiden, yükünün ağır olduğunu ve bu yükü taşımanın onu bizden farklı kıldığını ima edecek hiçbir davranışta bulunmaması talep edilir; aynı zamanda kendisini bizden, ona ilişkin bu inancımızı sancısız şekilde sürdürmeye imkan verecek derecede uzak bir mesafede tutmalıdır.”1 Bireyin toplum tarafından “eksik” ve “kusurlu” olarak etiketlenip yok sayıldığı, lekelenmiş ya da istenmeyen ilan edildiği bu toplumsal süreçte, sorunu yaratan bireyin farklılığı değil; toplumun bu farklılığı nasıl yorumladığıdır. Zamanla bu damga, yalnızca dışarıdan yöneltilen bir etiket olarak kalmaz; bireyin kendi benlik algısını da şekillendirmeye başlar. Kişi toplumun bakış açısını içselleştirdikçe, kendisini toplumun çizdiği sınırlar ve yargılar üzerinden tanımlamaya başlar. Tıpkı, sürekli dışlanan bir otistik gencin, kendisini gerçekten ‘yetersiz’ ve ‘kusurlu’ hissetmesinde olduğu gibi.
Elbette damgalama süreci bugün de; engellilikten yoksulluğa, etnik kimlikten toplumsal cinsiyete kadar birçok farklı deneyim üzerinden toplumun birçok kesimini kuşatmaya devam ediyor. Burada özellikle otizmden........
