menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Annelerimizi gerçekten sevmek zorunda mıyız?

78 0
22.08.2026

“Sonunda öldürürüz annelerimizi çünkü artık yalan söylemek istemeyiz”*

Doğumlarına karar verilenler, doğumlarına karar verenlerle ilk gerçek yüzleşmelerini yaşamları boyunca sürdürürler. Bize ebeveynlik yapmış, ilk bakımımızı üstlenmiş kişilerle ilişkimiz; anlamaya, alışmaya ve bazen de onlardan ayrışmaya çalıştığımız uzun bir sarmal içinde kimliğimizi kurar. Bu ilk karşılaşmanın ve hesaplaşmanın önemli eşiklerinden biri erinlik dönemidir. Dünyaya getirilmelerine karar verilmiş çocuklar bir gün büyür ve “anneleriyle de hesaplaşır” (1).

Anneliğe dair temsiller, çocukluk boyunca sorulmamış soruların ve anlatılmamış hikâyelerin içinde gizlidir. Dünyaya henüz kendi başına tutunamayacak kadar hazırlıksız gelen çocuğun erken döneminde yaşanan krizlerin, sarsıntıların ve taşkınlıkların bir bölümü anneyle kurulan ilişkinin içinde anlam kazanır. Bu nedenle çocukluk, annelik mitosunun daha gerçekçi bir biçimde ele alınabilmesi açısından önemli bir alandır.

Annelik, yüzyıllardır kutsanan üreme işlevinin ardından yerleşmiş, zaman içinde bunun çok ötesine taşınmış büyük bir rolün üzerinde varlığını sürdürür. Kadınlık deneyiminin içine yerleşen annelik anlatısı, birçok kadın için beklenmedik, sarsıcı ve kendi varlığını bölen bir deneyime dönüşebilir. Anne olurken kadın, henüz kendi olma hikâyesini tamamlamamışken yeni bir pozisyonun içine yerleşir. Bu nedenle anneliğin tarihi biraz da pozisyon alma, o pozisyonları benimseme ve gerektiğinde onlardan sıyrılma tarihidir.

Çocukla kurulan yoğun bedensel ve duygusal bağ, anne ile çocuğun birbirlerinin sahnesinde kendilerini görmelerine neden olur. Çocuk anneye bakarken, anne de çocuğun bakışında hem kendisini hem kendi çocukluğunu görebilir. Biyolojik bağın ve toplumsal anlamların birbirine eklenmesiyle ayrışma, yalnızca psikolojik bir tema olmaktan çıkar; çocuk açısından zamanla sahiplenilmesi gereken bir hakka dönüşür.

Peki bütün bu iç içeliğin ve kutsanan ilişkinin içinde çocuk, anneyi sevmeme hakkını taşıyarak büyürse ne olur? Onunla ilişkilenemediğini kabul eder ve bu ilişkisizliğe sahip çıkarsa? Ya da annenin çocuğa yönelttiği talepler, beklentiler ve müdahaleler çocuğun kendi mevcudiyetini kapattığında, çocuk annesinden uzaklaşmayı istediğinde ne olur?

Margit Schreiner’in Sevmek Dedikleri kitabı tam da böylesi bir bağ kuramamanın ve ilişkilenmeme hakkının sahiplenildiği, sevginin anlamının dahi sorgulandığı bir anlatı kuruyor. Bir kız çocuğunun, seksen üç yaşındaki annesini bakım evine yatırdıktan sonra onun son günlerinde yaşadığı içsel hesaplaşmayı konu edinen kitap, “Ölüm” öyküsüyle başlıyor; annesinden sevgi almayı beklediği “Düğün” hayaliyle devam ediyor ve kendi annelik deneyimiyle yüzleştiği “Doğum” öyküsüyle çocukluğuna yeniden bakıyor.

Birbirine bağlanan üç öykü boyunca yetişkin kız çocuğu, annelik ve çocukluk deneyimini yeniden düşünürken, anneliğe dair klasik kodların dışına çıkıyor. Anlatı, tam da bu nedenle, sevgi ile yükümlülük arasındaki sınırları ve bir çocuğun annesiyle ilişkilenmeme hakkını tartışmaya açıyor.

Çocuğun iktidar karşısındaki sarsıcı durağı olarak “Anne”

Geleneksel psikoloji ve psikanaliz kuramlarının önemli bir bölümünde anne, çocuğun erken gelişiminde merkezi bir figür olarak ele alınır. Bu merkezi konum farklı kuramlarda farklı biçimlerde açıklansa da, anneyle kurulan ilişkinin çocuğun ruhsal gelişimi açısından belirleyici olduğu düşüncesi güçlü bir yere sahiptir.

Psikanalitik düşüncenin önemli bir bölümü de dünyaya henüz kendi başına varlığını sürdüremeyecek kadar hazırlıksız gelen çocuğun ilk bakım ilişkileri, bedensel temasları ve ötekiyle kurduğu erken bağlar üzerinden şekillenir. Anne burada yalnızca biyolojik bir figür değil, çocuğun dünyayla kurduğu ilişkinin önemli taşıyıcılarından biridir.

Ancak........

© Bianet