Prosfygika’nın tahliyeye karşı direnişi: “Bir karış toprak bile vermeyeceğiz”
Atina’nın en yoğun güzergâhlarından biri olan Alexandras Caddesi’nden geçerken, kentin soylulaştırma ve rant odaklı dönüşümüne inatla direnen devasa bir “barikat” çarpar gözünüze. Bir yanda devletin şiddet tekelini elinde tutan Attika Emniyet Müdürlüğü (GADA) binası ile kanser tedavi merkezi olan Agios Savvas Onkoloji Hastanesi, diğer yanda kentin hukuki karargâhı konumundaki Yargıtay (Arios Pagos) yükselir. Trafiğin, egzoz dumanının ve kentsel koşturmacanın tam merkezinde yer alan bu adliye, emniyet ve hastane üçgeninin arasında, kapitalist kentleşmenin kuşatmasına boyun eğmeyen sekiz blokluk bir yaşam alanı nefes alıyor. İktidar medyasının ve sermayenin kentsel dönüşüme kılıf bulmak için ısrarla “girilemez bölge” olarak yaftalamaya çalıştığı bu alan, Yunanistan’ın son bir asırlık direniş geleneğini omuzlarında taşıyan, kentin en canlı mücadele merkezlerinden birine, İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu’na ev sahipliği yapıyor.
Burası bugün, 14 bin 500 metrekarelik bir alanda, yirmi yedi farklı halktan dört yüzden fazla kişinin omuz omuza yaşadığı, kararların meclislerde alındığı, kendi kendine üreten ve paylaşan bir direniş alanı olarak işliyor. Hükümetin Avrupa Birliği fonlarıyla desteklenen tahliye ve alanı sermayeye devretme planına karşı, Prosfygika aylardır benzeri görülmemiş bir iradeyle direniyor. Topluluk üyelerinden Aristotelis Chantzis, barınma hakkını ve topluluğun varlığını savunmak için altmış günü aşkın süredir “ölüme kadar açlık grevi” yapıyor. Prosfygika Topluluğu Meclisinden kadınların yayımladığı bildirinin de vurguladığı gibi bu direniş; vicdan ve empati sahibi herkesi, tarihsel direniş, öz-örgütlenme ve sığınma mahallesi olan bu alana yönelik yağma planlarına karşı yan yana durmaya çağırıyor.[1]
Krizin içinde boy veren dayanışma: İnşa yılları
Prosfygika’nın temellerinde burjuva mimarisinin estetik gösterişi veya kentsel bir güzelleştirme projesinin izleri değil, tamamen bir halkın hayatta kalma iradesinin keskin çizgileri yer alıyor. Hikâyenin kökleri, 1920’lerde “Küçük Asya”dan gelen zorunlu nüfus mübadelesiyle başlıyor. Yüz binlerce mülteci Anadolu ve Ege’den sökülüp Atina’ya geldiğinde kent, tarihinin gördüğü en büyük barınma kriziyle sarsılıyor. İnsanlar kentin çeperlerinde, çamur deryaları içinde derme çatma evler ve çadırlar kurarak yaşam mücadelesi verdiği koşullarda bu “demografik baskı”, devleti sokağa taşan bu krize acil bir çözüm bulmaya zorluyor.
Devlet, 1933 ile 1936 yılları arasında Alexandras Caddesi üzerindeki bu stratejik noktada sekiz bloğu inşa ediyor. Projeyi devralan mimar Kimon Laskaris ve inşaat mühendisi Dimitris Kyriakou, dönemin ilerici ve radikal akımı Bauhaus’un katı işlevselliğini doğrudan çizimlerine taşıyor. Binaların tasarımında hiçbir estetik süs, dekoratif eklenti veya lüks malzeme kullanılmıyor. Toplam iki yüz yirmi sekiz daireden oluşan bu bloklarda amaç oldukça net bir şekilde ortaya çıkıyor; yoksul bir ailenin asgari barınma ihtiyacını en düşük maliyetle çözmek. Ancak bu katı faydacılık, avluların ve ortak kullanım alanlarının geniş tasarımıyla birleştiğinde beklenmedik sosyolojik sonuçlar doğuruyor. Bu geniş ortak alanlar, mülteciler ve yoksul işçi sınıfı arasında etkileşimi artırarak son derece güçlü bir yaşam kültürünün yeşermesini sağlıyor. İnsanlar bu dar dairelerde izole olmak yerine, avlularda ve balkonlarda omuz omuza vererek yeni bir ortak yaşam inşa ediyor ve zamanla mülklerini uygun kredilerle satın alarak mahalleyi canlandırıyor.
Mermi izleriyle kazınan hafıza: 1944 Direnişi
Bu binaları devletin inşa ettiği basit bir iskân projesi olmaktan çıkarıp devrimci bir hafıza mekânına dönüştüren asıl olay ise İkinci Dünya Savaşı’nın kapanış evresinde yaşanıyor. Alman işgalinin sona ermesinden sadece aylar sonra, 1944 yılının Aralık ayında, tarihe “Dekemvriana” (Aralık Olayları) olarak geçen süreçte Atina bir savaş alanına dönüyor. Bölge sakinleri, faşizme karşı yıllarca savaşan direnişçilerle birleşerek, Yunan devlet güçlerine ve yeni gelen İngiliz işgal birliklerine karşı bir mücadeleye girişiyor.
İngiliz tankları cadde boyunca ilerlerken, Prosfygika ağır bir bombardımana tutuluyor. Direnişçiler kenti ve devrimi bu binaların pencerelerinden, çatılarından savunuyor. Bloklar adeta kentin ortasında aşılmaz bir kaleye dönüşüyor. Bugün binaların dış cephelerine baktığınızda hâlâ açıkça görebileceğiniz o kurşun, havan topu ve şarapnel izleri, iktidarın yıllardır iddia ettiği gibi kentsel bir bakımsızlık işareti olarak değil, kentin asıl sahiplerinin faşizme karşı verdiği eşsiz savaşın onur madalyaları gibi o duvarlarda duruyor. Bugün kafe alanının hemen altındaki anıt da bu partizan direnişine selam gönderiyor.
Zaman ilerledikçe Atina büyük bir hızla genişliyor ve Prosfygika’nın bulunduğu bölge kentin en merkezi, “en değerli” alanlarından birine dönüşüyor. Askeri cunta döneminde bile yeni adliye binasına yer açmak için ilk dört bloğun yıkılmasına yönelik kararlar alınsa da bu planlar tam olarak uygulanamıyor. Yıkım ve modernizasyon söylentileri yıllarca mahalleyi meşgul ediyor. 1990’ların sonlarında ise tarihi mahalleyi yıkıp karşısındaki Panathinaikos stadyumuna bağlanan bir alışveriş merkezi ve yeraltı otoparkı inşa etmek için resmi bir karar alınıyor. Devlet, küresel kentsel dönüşüm projelerinin o sinsi yöntemini devreye sokarak Kamu Gayrimenkul Şirketi (KED) aracılığıyla insanlara evlerini terk etmeleri için çok düşük miktarlarda para teklif ediyor. Bu teklifi kabul etmeyenler zorunlu kamulaştırmayla tehdit ediliyor ve yaratılan korku ikliminin etkisiyle 2003 yılına gelindiğinde yüz yetmiş yedi daire devletin mülkiyetine geçiyor.
Ancak elli bir bölge sakini bu baskılara boyun eğmeyerek Mimarlık Fakültesi’nin, dayanışma gruplarının ve örgütlerin desteğiyle Danıştay’a başvuruyor. Danıştay, 2003 ve 2009 yıllarında verdiği iki ayrı kararla hem Bauhaus mimarisinin taşıdığı önem hem de 1944 Aralık olaylarının silinmez izleri nedeniyle alanı korunması gereken tarihi anıt ilan ederek dozerleri durduruyor. Yıkım hukuken engellenince devlet strateji değiştiriyor ve bilinçli çürütme politikasına geçiyor. Boşaltılan binalara mafyalar yerleşiyor; yasadışı alt kiralama, uyuşturucu üretimi ve ticareti başlıyor. Polisler ise bu yasadışı çarkı durdurmak yerine, her gün kendi paylarını almak için mahalleye girip çıkıyor. Amaç son derece açık bir şekilde kendini gösteriyor; çevrede yaşayan bölge halkını derin bir asayiş sorunuyla bezdirmek, alanı yaşanılamaz hâle........
