menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“İyi yapay zekâ” yoktur söyle onlara

12 0
05.03.2026

En baştan söyleyelim; “yapay zekâ” alanında teknoloji tekellerinin talan modeline karşı bir “direnç teknolojisi” olarak öne çıkıp ötekileştirilenlerin sesini merkeze alan Thaura gibi çabalara değil sözümüz.[1] Bizim itirazımız, sahnenin hâkim güçlerine, Silikon Vadisi’nin “parlak yıldızlarına” ve onların savaş aygıtıyla kurdukları ölümcül ittifaka. Bu yazı, bu ittifak koşullarında “iyi yapay zekâ” vaadinin bir yanılsama olduğunu öne sürüyor.

ABD ordusunun yapay zekâyı emperyalist saldırılarının doğrudan ve aktif bir bileşeni hâline getirmesiyle birlikte, 2026 yılının ilk aylarında bu alandaki tartışmalar tamamen başka bir aşamaya taşındı. Ocak ayında ABD istihbaratının Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu hedef alan operasyonunda ve hemen ardından Şubat ayı sonunda İran’a yönelik kapsamlı hava saldırılarında, Pentagon’un Anthropic şirketine ait Claude yapay zekâ modelini kullandığı ortaya çıktı.[2][3] Ortadaki bu çarpıcı gerçekliğe rağmen, bugün kamuoyunda yaygın olan algı ise kâr odaklı OpenAI’ın Pentagon ile hevesle masaya oturduğu, “etik” Anthropic’in ise askeri taleplere direndiği yönünde. Nitekim Anthropic’in Şubat ayı sonunda Pentagon’un kısıtlamaları kaldırma talebini reddetmesi de bu illüzyonu iyice besledi.

Ancak ortadaki çelişki son derece açık: Washington’da şirket yöneticileri ile hükümet yetkilileri arasında yapay zekâ etiği üzerine hararetli tartışmalar yürütülürken ve Anthropic kâğıt üzerinde orduya “direniyor” gibi görünürken; ABD ordusu bu modelleri istihbarat verilerini sentezlemek, bombalanacak hedefleri seçmek ve savaş simülasyonları kurgulamak gibi amaçlarla sahadaki askeri ağlara çoktan entegre etmişti.

Üstelik yapay zekânın askeri ağlara entegre edildiği bu süreç yalnızca ABD ordusuyla sınırlı değil. Teknoloji tekellerinin sağladığı devasa altyapılar, İsrail’in Filistin’deki işgalini ve savaş suçlarını da yıllardır doğrudan güçlendiriyor. Google ve Amazon’un İsrail hükümetine ve ordusuna bulut hizmeti sağladığı milyar dolarlık Nimbus Projesi veya İsrail ordusunun ölümcül saldırılarında hedefleri otomatik olarak belirlemek için kullandığı Lavender ve Gospel gibi yapay zekâ sistemleri, algoritmaların sömürgeci tahakküm ve imha süreçlerindeki rolünü çoktan kanıtladı. İsrail’in imha süreçlerinin dahi ABD merkezli şirketlerin dijital altyapısına doğrudan bağımlı olması, bu teknolojilerin küresel bir tahakküm ağının ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Yıllardır süren bu işgal ve yaşanan son saldırılar, ABD’nin emperyal güdümünde ve sermaye birikim rejiminin merkezinde yer alan yapay zekâ sistemlerinden insanlık için faydalı veya iyi bir sonuç çıkmasının yapısal olarak imkânsız olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Silikon Vadisi’nin militarizasyonu

Son on yılda Silikon Vadisi şirketleri, faaliyetlerini sürdürürken olası devlet regülasyonlarını savuşturmak ve aldıkları devasa yatırımları kamuoyu nezdinde meşrulaştırmak için “Etik Yapay Zekâ” kavramını agresif bir biçimde pazarladılar. Kendi içlerinde kurdukları etik kurulları ve yayınladıkları şeffaflık raporları ile teknolojinin kontrol altında olduğu yanılsamasını yarattılar. Ancak bu yazılımsal anlatıların arkasında trilyonlarca dolarlık, akıl almaz derecede enerji yoğun ve tamamen jeopolitik çıkarlara dayanan fiziksel bir altyapı yatıyor.

Teknoloji tekellerinin devletin askeri aygıtıyla giderek bütünleşmesinin nedenlerinin başında yapay zekâ modellerini eğitmek ve çalıştırmak için gereken astronomik donanım ve enerji maliyetleri yer alıyor. Serbest piyasanın tüketici odaklı gelirleri, bu devasa fiziksel altyapıyı finanse etmeye çoğunlukla yetmiyor. Pentagon ise milyarlarca dolarlık uzun vadeli savunma ihaleleri ile bu şirketlere “can suyu” sağlıyor, karşılığında da şirketlerin geliştirdiği modelleri “tüm yasal amaçlar” kılıfı altında kısıtlamasız kullanıma açmasını talep ediyor. ABD’nin buradaki yasal vurgusu, evrensel hukuku değil, emperyalist devletin küresel çıkarları uğruna sınırlarını dilediği gibi esnetebildiği olağanüstü hâl rejimini temsil ediyor. İkili kullanıma sahip bir teknoloji devletin envanterine girdiğinde, kullanım alanı ABD’nin emperyalist hedefleri doğrultusunda kaçınılmaz olarak genişliyor. Şirketlerin tüketiciye sunduğu şık kullanım sözleşmeleri, “ulusal güvenlik” doktrinleri karşısında hiçbir hüküm ifade etmiyor.

Üstelik bu entegrasyon sadece yazılım lisanslarıyla veya veri satmakla sınırlı kalmıyor. Silikon Vadisi’nin geleneksel aktörleri; modern askeri istihbaratın veri omurgasını oluşturan Palantir veya doğrudan otonom savaş sistemleri ve insansız araçlar üreten Anduril gibi yeni nesil şirketlerle yapısal bir ortaklık kurarak savaş endüstrisinin ayrılmaz bir parçası hâline geliyor.

Sermaye ve savunma sanayisinin bu denli iç içe geçmesi, aslında yeni bir teknolojik sapma değil; ABD emperyalizminin veri ve gözetimle kurduğu tarihsel tahakkümün doğrudan bir devamı. ABD ordusu, veriyi bir “işgal enstrümanı” olarak kullanmaya çok daha erken dönemlerde başlamıştı. 1899’daki Filipinler işgali sırasında direnişi pasifize etmek amacıyla yerel liderlerin finansal kaynaklarını, mülklerini, siyasi sadakatlerini ve akrabalık ağlarını haritalandıran kapsamlı veri setleri oluşturulmuştu. Yıllar sonra ABD’nin Vietnam’ı işgali sırasında yürütülen “Igloo White” operasyonunda ise geniş bir........

© Bianet