Kassandra'nın sesi
“Kadın, savaşta alınan payların, onur kazançlarının en değerlisidir.”
Dünyanın bir çok yerinde savaşlar devam ederken bir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne daha geldik. Bugün Bosna’nın, Ruanda’nın hafızasında, Gazze’de, Rojava’da, İran’da ve dünyanın başka pek çok yerinde, savaşların ortasında kadınların yaşadığı bir gerçeği tekrar hatırlatmanın zamanı: Savaş yalnızca cephede değil, bedenlerde de yürütülüyor. Ve bu savaşın en görünmez cephelerinden biri kadınların bedeni.
Toplumun "şerefi" ile eşleştirilen kadın bedeni
Kadın bedeni, neolitik dönemden itibaren gelişen ve ilk devletli toplumlarla kurumsallaşan ataerkil sistemde aileyi, toplumu, ulusu temsil ettiği için toplumun “şerefi” ile ilişkilendirilir. Dolayısıyla düşmanın kadınlarına yönelik cinsel şiddet, yalnızca bireysel bir saldırı değil, o toplumun tamamına yöneltilmiş bir aşağılamaya dönüşür. Bu nedenle olmalıdır ki Cengiz Han: “Düşmanın karısını kucaklamaktan daha büyük bir zevk olamaz!” demiş.
Antik dönemlerden beri kadın bedeni etnik temizlik stratejisinin bir parçası ve bu anlamda tecavüz, zorla hamile bırakma, cinsel köleleştirme kadın bedenine yönelik sistematik-stratejik savaş araçlarıdır. Savaşlar çoğunlukla toprak, iktidar, kaynaklar ya da ideolojiler üzerinden açıklanarak kadın bedeninin çoğu zaman savaşın doğrudan hedefi, aracı, sembolü, demografik, biyo-politik bir savaş alanı olduğu görmezden gelinir. Nitekim antik dönemdeki “kız kaçırma” olayları ve “Truva Savaşı” gibi savaşlar romantize edilerek savaşın gölgesinde kadın bedeninin bir iktidar alanına dönüşme gerçeği gizlenir.
"Kız kaçırma" mitleri
Mitlerde “kız kaçırma” motifi bir çok anlatıda karşımıza çıkar. Mitler bize Hades’in Persephone’yi kaçırması, Zeus’un Europa’yı kaçırması, yine Zeus’un İo’yu kaçırması, Theseus’un Helen’i kaçırması ya da Paris’in Helen’i kaçırması gibi bolca malzeme sunar. Helen’in aşık olup Paris’le kaçması gibi romantize edilerek bize sunulan bu mitler aslında kadının ataerkil kurumsallaşmayla birlikte bireysel haklara sahip bağımsız özneler olarak değil, aileler ve erkekler arasındaki ilişkilerin bir parçası, erkekler arasındaki güç ilişkilerinin nesnesi olarak görüldüğünün resmini verir. Bu anlatılar, erkek gücünün ve iktidarının doğal kabul edildiği bir kültürel dünyayı yansıtır. Bu anlatılarda kadın hem savaşın gerekçesi hem de savaşın ödülü haline gelir. Kadınlar etnik temizlik için zorla kaçırılır, tecavüz edilir ama bu “romantik” bir ilişki ve evlilik olarak bize sunulur. Oysa bu dönemdeki evlilikler de bizim anladığımız gibi değildir ve nihayetinde çoğu zaman iki aile ya da iki topluluk arasında kurulan bir ittifak.
Savaşlarda kadınların ele geçirilmesi yalnızca bireysel bir şiddet eylemi değil, aynı zamanda düşmanın yenilgisinin ve aşağılanmasının bir göstergesi olarak görüldüğü için antik dönemde bir şehir düştüğünde erkekler çoğu zaman öldürülür, kadınlar ve çocuklar ise köleleştirilir. Kadınlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır, zorla evlendirilir ya da köle pazarlarında satılır.
Truva savaşı ve kadınlar
Truva Savaşı’nda bunu çok bariz bir şekilde görürüz. İlyada Destanı,........
