Türkiye’de okul yemeği bir lütuf değil, temel bir haktır
“Okul yemeği bir lütuf değil, eşit eğitimin ilk şartıdır.”
Türkiye’de eğitim sistemi yıllardır başarı, müfredat ve sınavlar üzerinden tartışılmaktadır. Ancak göz ardı edilen en temel gerçek şudur: Aç bir çocuk ne dersi dinleyebilir ne de öğrenebilir. Buna rağmen milyonlarca öğrenci, her sabah yeterli beslenmeden yoksun şekilde okula gitmekte; eğitim sistemi bu gerçeği yok sayarak işlemeye devam etmektedir. Okulda ücretsiz ve düzenli yemek verilmesi meselesi ise hâlâ “bütçe yok” söylemiyle ötelenmekte, bir sosyal politika değilmiş gibi ele alınmaktadır. Oysa okul yemeği, eğitimin tamamlayıcı bir unsuru değil; eğitimin ön koşuludur.
Bilimsel araştırmalar açıkça göstermektedir ki yetersiz beslenen çocuklarda dikkat süresi kısalmakta, öğrenme kapasitesi düşmekte ve akademik başarı ciddi biçimde gerilemektedir. Açlık yalnızca fiziksel bir sorun değildir; çocuğun psikolojisini, özgüvenini ve okula aidiyetini de zedelemektedir. Bir sınıfta tok ve aç öğrenciler yan yana oturduğunda, eğitimde eşitlikten söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle okul yemeği, yalnızca yoksul çocuklara yönelik bir yardım değil; tüm çocuklar için eşit ve adil bir eğitim ortamının vazgeçilmez koşuludur.
Tüm bu gerçeklere rağmen, okul yemeği uygulamasının önündeki engelin ekonomik olmadığı açıktır. Güncel veriler ışığında bir öğrenci için günlük dengeli bir okul yemeğinin maliyeti ortalama 50–60 TL civarındadır. Eğitim-öğretim yılının yaklaşık 180 gün sürdüğü düşünüldüğünde, öğrenci başına yıllık maliyet 9.000–11.000 TL arasında değişmektedir. Türkiye’de devlet okullarında öğrenim gören yaklaşık 15–17 milyon öğrenci dikkate alındığında, tüm öğrencilere ücretsiz okul yemeği sağlanmasının yıllık toplam maliyeti yaklaşık 165–190 milyar TL düzeyindedir.
Bu rakam, Türkiye’nin 2026 yılı için öngörülen yaklaşık 18,9 trilyon TL’lik merkezi yönetim bütçesiyle karşılaştırıldığında, toplam bütçenin yalnızca %0,9 ila %1’ine denk gelmektedir. Başka bir ifadeyle, devlet bütçesindeki her 100 TL’nin sadece 1 TL’si, milyonlarca çocuğun aç kalmadan eğitim alması için yeterlidir. Buna rağmen bu kaynağın ayrılmaması, meselenin bir “imkânsızlık” değil, bilinçli bir tercih olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Üstelik okul yemeği yalnızca çocukların karnını doyurmakla sınırlı bir politika değildir. Düzenli ve sağlıklı beslenme, okul terklerinin azalmasına, devamsızlığın düşmesine ve çocuk işçiliğinin önlenmesine de katkı sağlamaktadır. Ailesinin geçim sıkıntısı nedeniyle okula aç giden bir çocuğun eğitimden kopma riski çok daha yüksektir. Okul yemeği, bu risklere karşı en temel ve en etkili kamusal araçlardan biridir. Buna rağmen devletin bu aracı kullanmaması, yoksulluğun ve eşitsizliğin kalıcılaşmasına zemin hazırlamaktadır.
Türkiye’de kamu kaynaklarının dağılımına bakıldığında, çocukların beslenmesinin neden sürekli ertelendiği daha net anlaşılmaktadır. Büyük projelere, garanti ödemelerine, vergi muafiyetlerine ve israf tartışmalarına konu olan harcamalara rahatlıkla kaynak bulunabilirken, çocukların temel beslenme hakkı söz konusu olduğunda “bütçe disiplini” hatırlanmaktadır. Bu yaklaşım, sosyal devlet ilkesinin fiilen askıya alındığını ve kamunun, en kırılgan kesimler yerine başka önceliklere yöneldiğini göstermektedir.
Okul yemeği, ne bir iyilik ne de bir lütuftur. Okul yemeği; sağlıklı nesiller, nitelikli eğitim ve toplumsal adalet için vazgeçilmez bir gerekliliktir. Türkiye’de tüm öğrencilere ücretsiz okul yemeği sağlanması ekonomik olarak mümkündür ve bütçeyi sarsacak bir yük oluşturmamaktadır. Bu politikanın hayata geçirilmemesi bir zorunluluk değil, açık bir siyasi tercihtir. Aç karnına eğitim olmaz; çocukların aç kaldığı bir ülkede ise ne eşitlikten ne de adil bir gelecekten söz edilebilir.
(AÖ/NÖ)
Aylardan beri “Narkoterörizm” anlatımını esas alan Donald Trump, Maduro ve eşi Cilia Flores’in ABD’ye karşı “ölümcül bir uyuşturucu terörizm kampanyası” yürüttüğünü iddia edip, sonuçta devlet terörizmine uyan bir müdahale ile bu iki şahsı esir alıp yurtdışına kaçırmış ve New York’ta uluslararası hukukta hiçbir meşruluğu olamayacak bir mahkemeye iade etmiştir. Burada elbette “uyuşturucuyla savaş” iddiası bu müdahaleyi yasallaştırmak/normalleştirmek için bir bahane. BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi’ne (UNODC) göre Venezuela, transit ülke olarak oldukça ve sadece ikincil bir rol oynuyor ve ülkede “yerleşik kartel yapıları” gibi bir olgunun varlığı bile meçhul.
Trump’ın bu askerî ve siyasi şiddet eylemini, bir savaş veya saldırı olarak değil, “hukuk uygulaması”, “polis faaliyeti” ya da “yasal tutuklama” gibi bir söylemsel çerçevelemeye oturtmaya çalışması bir tesadüf değil. Yani kendisine göre, bir ülkeye karşı savaş durumu olmadığı için, uygulanan saldırıda kongreden izin alma gibi bir prosedüre de gerek kalmıyor. Bu anlatıma göre sonuçta, burada bir devletin egemenliğinin ihlali söz konusu değildir, operasyon askeri bir müdahale değil, uluslararası bir ceza kovuşturma tedbiridir.
Trump elbette müdahaleyi sadece “Narkoterörizm” seviyesine indirgemiyor. Daha önce de bilinen ve şimdi ise tekrar çırılçıplak yüzeye çıkan şu planlara, iddialara, gerçeklere ayrıca da değinmek gerek ve bu somut faktörler hep göz önünde bulundurulduğu sürece Venezuela’da gelişmeler daha iyi anlaşılabilecektir:
2019’dan bu yana, Maduro’ya karşı paralel bir figürün (Juan Guaidó) “geçici başkan” olarak tanınmasıyla ve Maduro’nun meşruiyetini yitirdiğine dair söylemlerle, Venezuela’nın egemenliğinin müzakere edilebilir olduğu izlenimini veren bir siyasi durum yaratıldı. ABD, Avrupa Birliği ve genelde Batı tarafından desteklenen ve rejim değişikliği tasarımında siyasi bir araç olabilecek “muhalefet liderler” sayesinde (Capriles, López, Guaidó vb.) Maduro’nun meşru olmadığına dair bir ortam yaratılmaya çalışıldı. Şimdiki saldırı ile artık rejim değişikliği için ön hazırlık dönemi bitmiş durumda. 2026 yılı, ABD’nin zorbalığa dayanan hegemonyacı politikasının iç ve dış ilişkilerde bütün zincirleri koparacağı bir yıl olacak. Trump bunun için –hatta Grönland durumunda görüldüğü gibi– NATO’yu bile kurban etmeye niyetli. Burada yeni olan durum, hibrit baskıdan açık şiddete geçiştir. Görevdeki bir cumhurbaşkanı, askeri bir operasyonla kaçırılmış ve bununla birlikte önceki “yaptırım/vekâlet” aşamasından açık bir kopuş dönemine geçilmiştir. Etki alanı artık sadece iddia edilmiyor, askeri olarak uygulanıyor ve merkezi “ganimet” (petrol akışı/gelirleri) Washington’un idari bir meselesi olarak ele alınıyor. Trump açıkça Venezuela’nın petrol satışlarını süresiz olarak kontrol etmek ve gelirleri yönetmek istediğini bildiriyor – buna elbette büyük hacimlerin ABD’ye yönlendirilmesi de dahil olabilecektir.
Washington’un şu anda denediği şey bir kontrol mekanizmasını oturtmak. Trump, Caracas “işbirliği” yapmazsa daha fazla saldırı olabileceğini açıkça ima ediyor. Olan saldırı kamuoyuna “seçimler/geçiş” için bir alternatif yol olarak sunulsa bile, şu andaki durum Maduro’nun gittiğini, ancak iktidar aygıtının (Delcy Rodríguez dahil) yönetmeye devam ettiğini gösteriyor.
Buna ilaveten Caracas’ta fiili kontrol ve gerçek iktidar basın açıklamalarından, hükümetin söylemlerinden ziyade güvenlik aygıtlarında yoğunlaşmaktadır. Burada Colectivos (Kolektifler) olarak bilinen, geleneksel olarak Venezuela hükümetini çevreleyen siyasi güç yapısına yakın, silahlı güvenlik güçleri ve yarı-resmî paramiliter gruplar önemli rol oynamaktadır. Bunlar resmi devlet birliklerine, düzenli ordu ya da polis hiyerarşisine tam olarak tabi olmayan, Venezuela’nın siyasi sisteminde özel bir rol oynayan, genellikle gecekondu bölgelerinde ve şehirlerde aktif olarak faaliyet gösteren, devletin zımni onayı, desteği veya hatta işbirliğiyle hareket eden Çavist taraftarı milislerdir. Hem ABD için hem de iktidar seviyesinde doğabilecek bir işbirliği karşısında bu güçlerin kontrol edilebilmesi oldukça zor olacaktır. Ayrıca 6 Ocak 2026 tarihinde Geçici Devlet Başkanı Delcy Rodríguez, yaptığı televizyon konuşmasında ABD’ye karşı sert bir tavır göstererek “Venezuela’yı hiçbir yabancı aktör yönetmiyor” demiştir. Bu, Trump’ın ABD’nin Venezuela’yı yönettiği iddiasını açıkça yalanlayan bir açıklamaydı. ABD yönetimi altındaki petrol, Maduro’yu sevip sevmemekten bağımsız olan, iç politikada son derece patlayıcı olan bir konudur. Bu, orduda ve bürokraside Colectivos ile beraber Washington’a karşı sadakatleri birleştirebilecek anti-emperyalist sonuçlar yaratabilecek bir faktördür. ABD petrolü/gelirleri “güvenilir” bir şekilde ele geçirdikçe, müdahalenin temel motivasyonunun........
