menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Deniz Göktaş seçilmiş kişi mi?

27 0
04.07.2026

Deniz Göktaş’ı anlatmaya kendi hikâyemden başlamam gerekiyor. Çünkü Harbiye’de hayatım geldi ve yan koltuğuma oturdu. Ses etmeden kimi eski defterleri kurcaladı.

Çok güldüm Deniz’e. Cüretine, zekâsına ve yüreğine hayran oldum.

Aralarında belki hiçbir bağlantı bile yoktu. Ama kahkahalarımın içinden çocukluğum çıkıyordu. Sonra lise yıllarım. Sonra da demir kapılar.

Mesele benim hikâyem değil. Hikâyem anlatmaya değer olduğu için hiç değil. Memlekette benimkine benzeyen hikâyeler, komedyenlerden daha kalabalık zaten.

Tek derdim Deniz Göktaş’ın bende neden bu kadar yankılandığını anlatmaya çalışmak.

Çakmak kullanmadan sigaraları uçtan uca yakacağım. Kemerleri bağlayın.

Sınıf arkadaşlarım tek tek isimlerinin nereden geldiğini söylediler. Sıra bana geldi. Cevabını bildiğim bir soruydu. Babam söylemişti çünkü.

“Ali dedemin adı öretmenim. Deniz de Deniz Gezmiş’ten geliyormuş” cevabını verdiğimde Deniz Gezmiş’i, dünyadaki tüm denizleri dolaşan bir masal kahramanı sanıyordum. Gözümde Poseidon gibi bir şey canlanıyordu.

Bir Tat Bir Doku’yu [1] duvarımdaki Deniz Gezmiş posteriyle beraber izlemiştik. Sonra “Gülünün Solduğu Akşamı” [2] okumaya devam etmiştim.

Biraz büyümüştüm. Bu kez zapatistaydım. Kendimi subcomandante Marcos’un [3] emrinde sanıyordum. Yeterince büyümemiştim.

Zülfü Livaneli yüzünden Deniz Gezmiş’in mahkemede avukatsız kaldığını sanmış ve bunalıma girmiştim. [4] Che’den kaynaklı doktor olmak istiyordum çünkü. Sonra Fidel’in de avukat olduğunu öğrenip yatışmıştım.

Politik mücadeleye atıldığımda daha liseliydim. Devrimcilik ciddi işti.

Koca koca adamlar 15-16 yaşındaki beni, giydiğim çakma Nike ayakkabılar üzerinden “aslında emperyalizme karşı olmadığıma” ikna etmeye çalışıyorlardı. Bütün bunlar, “Eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim” afişi yaptığım için gözaltına alındığım sivil ekip otosunda yaşanıyordu.

Yaşımla birlikte mevzu da büyüdü. Daha sofistike sorgulara alındım: “Sen sigara içiyorsun. Ben içmiyorum. Sözde eşitliği savunuyorsun. E nasıl olacak eşitlik?!” Ne diyeceğimi bilemedim. Susma hakkımı kullandım. Örgüt tavrı sayıldı ve tutuklandım.

19 yaş doğum günüm kapalı görüşe denk geldi. Ama kuzenim gelemedi. Babamın dedesi görüşe girebiliyordu ama kuzenimin yakınlık derecesinin boyu kısa kaldı.

İddianamemin çıkmasını beklerken üniversiteden atıldığımı öğrendik. YÖK, savcıyı sollamıştı. Tutuklanmamın üniversiteyle uzaktan yakından ilgisi olmamasına rağmen hem de. Takdir ettim.

Tahliye oldum “bir süre” sonra.

Üç-dört yıllık bir gezintinin ardından yaşam-zaman diyalektiği yine error verdi. Teoman’ın atıf yaptığı mekândaydım yeniden: “Vakit bir türlü geçmezken, yıllar hayatlar geçiyor.” [5]

İçeride hayat, resmî ciddiyetin bug’larında filizlenen kesintisiz bir kara mizah olarak akıyordu.

Sonra Covid geldi. İşler çığırından çıktı.

Telefona çıktık. Koğuşa geri dönerken “aranızda bir metrelik sosyal mesafe bırakın” dediler. “Sen bize talimat veremezsin” gündemli kısa bir diplomatik kriz yaşandı. Koğuşa girdik. Dip dibe yemek yedik. Altlı üstlü ranzalarda yattık.

Milli güvenlik gerekçesiyle

Tekrar üniversite sınavına kaydoldum.

Sınav günü neredeyse geç kalıyordum. Beni yetiştirecek bir tane bile yunus polis yoktu etrafta.

Koştuk. Başgardiyanla birlikte. Ani Müdahale Odası’na. Koğuştan 100 metre mesafede. “Terör........

© Bianet