1984’ten sonra: Rızanın algoritması
Gündelik hayat radikal bir dönüşüm geçiriyor. Radikalliğin en tehlikeli boyutlarından biri bu dönüşümü yeterince önemsemememiz. Başka bir deyişle önemsediğimiz şeyler de dönüşmekte.
Size bir sır vereceğim. Her şeyimizi gözetliyor, veriye çevirip, biriktiriyorlar. Bunu birtakım şirketler yapıyor. Veri havuzlarını kullanarak hem davranışlarımızı öngörüyorlar hem de davranışlarımızı yönlendirmeye çalışıyorlar.
“Bu bir sır değil!” mi? Elbette değil. Peki ya dopamin mekanizması? Aralıklı olumlu pekiştirme, scrolling?
Evet, hepsini biliyoruz. The Social Dilemma’yı (Sosyal İkilem) Netflix yayınlıyor hatta. Shoshana Zuboff’un “Gözetleme Çağı Kapitalizmi” sunumları YouTube shortslarında karşınıza çıkacaktır- çünkü bu yazıyı okuyorsunuz.
Bir biyolojik silah olarak dopamin
Dopamin reseptörlerimizi laçkalaştıran, “dikkat teröristliği” yapan, “boş zaman” denen mefhuma barbaca el koyan bir mekanizmayla karşı karşıyayız. Bu mekanizma Varoufakis’in Tekno-Feodaller dediği şirketlerin yarattığı bir Frankenstein canavarı olarak kabul edilebilir.[1]
Aslına bakılırsa “kısa içerik konseptleri” dün de vardı. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğimiz, basit ve “kullan-at” etkinlikler. Çengel bulmaca gibi.
Masumiyet boyasını kazıyan şey, veri madenciliği, yapay zekâ ve davranış mühendisliği üçlüsünün kapitalist kâr hırsının emrine girmeleri oldu.
İnsanın biyolojik “bug”ını buldular. Daha doğrusu, insanın bir kusurunu değil, bir özelliğini keşfettiler; sonra da onu kusur gibi çalıştırmayı öğrendiler.
Scrolling’den vazgeçemeyişimiz ile ayağımız gıdıklandığı vakit kendimizi gülmekten alamamamız arasında biyolojik bir fark yok. Metaforik düşünürsek psiko-sosyolojik bir fark da yok.
Biyolojik bir fark yok çünkü ikisinde de kontrol bizde değil.
Psiko-sosyolojik bir fark da yok çünkü ikisinde de gülme eylemi ile mutlu olma arasındaki bağlantı kopmuş vaziyette.
Totalitarizmin 1984 distopyasını canlı tutması anlaşılır bir şey.[2] Ancak “imdat frenini” çekmezsek yuvarlanacağımız uçurum Orwell’ın düşündüğünden daha derin.
Capua’daki kölenin düzene rıza göstermesi, adeta tüm varoluş sürecine hükmeden zincirlerin neticesiydi. Don nehri kıyısındaki mujikler kırbaç ve kamçıya terfi ederlerken, Bastille zindanını basan baldırı çıplakların korkusu Madam Giyotin’di.
Günümüzde Hugo’dan halliceyiz, kaderimiz egemenlerinin parmaklarının ucunda. Tetiği çeken, nükleer füzeleri ateşleyen parmakların.
Egemenlerin “zor”unun, ezilenleri ikna etme noktasındaki belirleyiciliği tarihsel bir süreklilik içinde korunageldi. Açık-kapalı, doğrudan-dolayı ve benzeri formlar altında devine durdu bu “zor”.
Orwell bu karanlık silsilenin distopik örüntüleriyle ilgilidir. İçselleştirilmiş şiddet, gözetim toplumu. Bunlar zor’un formlarıdırlar.
Garip gelebilir ama bizi bekleyen post-modern tehdit “zorun görünmezleşmesi”dir.
Derin uçurumun dibinde bizi bir kitap bekliyor. Adı Cesur Yeni Dünya. Ama ana karakteri Bernard Marx değil Truman Burbank.[3][4]
Düzen içinde herkesin canını sıkan bir şeyler mevcuttur. Ama düzenden rahatsız olmak ile düzene başkaldırmak iki ayrı şeydir.
Başkaldırı kişinin kendi huzursuzluğu ile düzen arasındaki bağı kurmasıyla mümkündür. İsyan momentinin olmazsa olmazıdır bu.
Eşitsizlik üzerine kurulu düzenin “huzursuzluk” üretmemesi mümkün değildir. Shoshana Zuboff’un işaret ettiği şey, bu huzursuzluklar ile huzursuzluğun nedenleri arasındaki bağlantı yollarına Gözetleme Kapitalizmi Çağı’nda........
