menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İtaate karşı hissedebilme cesareti

21 0
20.07.2026

İnsanı makineye benzeten filozofların ve biliminsanlarının aksine, bireyin kırılganlığını ve duygularını öne çıkaranlar da epey fazla. Bunlardan biri de psikolog Arno Gruen’di. “İnsanı insan yapan nedir?” sorusunu yanıtlamaya uğraştıkça sevgi, şiddet, milliyetçilik, terör, demokrasi, yabancılaşma, akıl ve duygular ekseninde fikirler üreten Gruen; kişinin hem kendinden kaçtığını hem de sorunlarının çözümü için kurtarıcılar aradığını söylemişti. Bahsettiği bu süreçte, zaman zaman sevgisizleştiğini, nobranlaştığını, barış yerine nefret söylemlerine sığındığını ve bunu eyleme döktüğünü hatırlatırken problemlerinin üstünü örtmeyi yeğleyenlerin başkalarına acı çektirmekten geri durmadığını, hatta bundan keyif aldığını ve karşısındakine yabancılaştığını anlatmıştı kitaplarında.

Gruen’e göre duyguları körelten, kişiyi özgürlüğünden eden ve gönüllü bağımlılığa iten “soğuk akıl”; bireyin yabancılaşmasının ve başkasına şiddet uygulamasının önünü açıyor. Dahası, kişiyi sığlığa ve kolaycılığa sürüklüyor ve düzene uyumlu hâle getiriyor. Başka bir deyişle kişi, hem empatiden hem de benliğinden uzaklaşıyor.

Gruen’in üzerinde durduğu meselelerden biri de kişinin bağımsızlaşması ve bazen de bunun ortadan kalkmasıydı. Hırslarıyla, kaosla ve boşluklarla yüzleşmekten kaçınmanın doğurduğu şiddeti anlamaya uğraşan Gruen’in anlattıkları, neoliberal sisteme entegre kişisel gelişimcilerin “kendin ol” söylemi etrafında kurguladığı sahte ve yanıltıcı “çözüm önerileri”nin ve reçetelerin revaçta olduğu zamanımızda hayli kıymetli. Özerklik korkusunun, zamanın ruhu olan güç gösterilerinin ve başarı tutkusunun kişinin benliğinde açtığı gedikleri anımsattığı Kendine İhanet’te Gruen, duygularına ve arzularına yabancılaşan zamane bireyini getiriyor karşımıza. Onun nasıl boyun eğdiğini, eğitim ve toplumsal baskı yoluyla nasıl uysallaştırıldığını, bağımlı ve itaatkâr yapılarak kendine ihanete zorlandığını ortaya koyuyor.

‘Sürekli bir kanıtlama çabası’

Gruen, özerkliğin ne olduğunu ve yanlış yorumlanması hâlinde nasıl sonuçlar doğuracağını anlatarak başlıyor söze: “Özerklik insanın algılarını, duygularını ve ihtiyaçlarını bastırılmaksızın, kesintisizce deneyimleyebilme olanağından doğar. Böylesi bir deneyim, kişiliğin ya içsel bütünlüğe ulaşmasına ya da derin bir bölünmeye sürüklenmesine zemin hazırlar. Benliğin bütünlük kazanıp kazanmaması, özerkliğin gelişiminde bireyin sahip olduğu yaşamsal olanaklara bağlıdır. Özerkliğin çarpık biçimde gelişmesiyse patolojik eğilimlerin ve dolayısıyla insandaki kötülüğün özünü oluşturur.”

Kişinin bağımsızlığı, daha doğrusu kendiliği, hem toplumsallaşma hem de bireyleşme sürecinin önemli bir parçası. Bunun aksi bağımlılık ve itaat ise duygu kaybını ve kötülüğü besliyor Gruen’e göre. Özerkliğin duygu ve ihtiyaç dengesi olduğunu hatırlatan yazar, bunun bireyin kendisini herkesten ve her şeyden üstün tutma çabası diye nitelenip pazarlandığına dikkat çekerek bir uyarıda bulunuyor: “Biz genellikle özerklikten, bireyin kendi önemini ve bağımsızlığını ilan ettiği bir var oluş hâlini anlarız. Ancak bu, bilinçli ya da bilinçdışı olarak çoğu zaman tahakküm ideolojisiyle şekillenir, soyutlamalar üzerine kurulmuş bir benlik imgesine dayanır. Toplum, aile ve okul tarafından çizilen sınırlar içinde şekillenen bu benlik, özünde bir isyan taşısa da yalnızca baskıcı bir yapının çarpıtılmış yansımalarını barındırır. Bu nedenle böyle bir ‘özerklik’, gerçekte yalnızca üstünlüğünü ispatlama özgürlüğüdür; ister mevcut düzene karşı olsun isterse onunla hareket etsin, her iki durumda da ortada sürekli bir kanıtlama çabası vardır.”

Gruen’e göre........

© Bianet