Festivalle geçen 45 yıl
İlk kez 1982 yılının yaz mevsiminde İstanbul Festivali kapsamında altı filmlik “Film Haftası” olarak düzenlenen, sonra “Sinema Günleri” adını alan, 1989’dan bu yana da “İstaanbul Uluslararası Film Festivali” olarak devam eden etkinlik, bu yıl tam 45 yaşına bastı. Hepimizin büyümesine ve olgunlaşmasına eşlik ederek ülkemizde birkaç sinemasever kuşağı yetiştiren, yeni yönetmenlerin, senaristlerin, eleştirmenlerin ortaya çıkmasına yataklık eden festival, 1980 sonrasında sinema kültürümüzün kurumsallaşmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri olageldi.
Dünya sinemasından örneklerin Türkiye’de gösterilmesini sağlayan Sinematek’in 12 Eylülcülerce kapatılması ve Yeşilçam döneminin sona ermeye başlamasıyla birlikte, bu topraklardaki sinema kültürünün yeni ufuklara doğru yelken açmasını sağlayan güçlü bir rüzgar niteliğindeydi festival. 1980’lerdeki etkisi yalnızca bir kültür etkinliği olmanın ötesine geçti, dünya sinemasına erişimin oldukça sınırlı kaldığı Türkiye gibi bir ülkede “sinema okulu” işlevi görmeye başladı. Hollywood tahakkümünü kıran, seyircimizi Avrupa, Asya, Latin Amerika, Afrika ülkelerden gelen nitelikli örneklerle buluşturan festival sayesinde birçok izleyici ilk kez Bergman, Bertolucci, Pasolini, Tarkovski, Kurosawa, Lütfi Akad filmlerini büyük perdede izleme fırsatı bulabildi.
KÜLTÜREL TARTIŞMA ALANI
12 Eylül darbesi sonrası kültürel hayatın ciddi anlamda baskı altında olduğu Türkiye’de, aydınlar, öğrenciler ve sinema çevreleri için kamusal bir tartışma alanı yaratılmıştı film festivali sayesinde. Farklı toplumlardan gelen hikâyeleri Türkiye’ye taşıyarak düşünsel ufku genişleten festival, özellikle politik sinema temaları ve toplumsal gerçekçi filmlerle güçlü bir yankı uyandırdı. 1985’te ulusal ve uluslar arası yarışmaların eklenmesiyle Türk yönetmenler için de çok prestijli bir platform haline gelen, 1990’ların yeni kuşak yönetmenlerini daha cesur çalışmalara yönelten festivalin, Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu gibi isimler üzerinde ciddi etkisi vardır. Kısacası İstanbul Film Festivali, dünya sinemasını Türkiye’ye taşıyan, yeni sinema kuşaklarını etkileyen, yeni bir kültürel tartışma alanı açan, İstanbul’un uluslararası prestijini artıran bir “sinema cenneti” olma niteliğini sıkı sıkıya korumuş durumda, aradan geçen 45 yılda. Emeği geçen herkese teşekkür borçluyuz.
AÇILIŞ FİLMİ: ‘ÜÇ VEDA’
8 Nisan akşamı Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki açılış töreninden sonra izlediğimiz İtalya-İspanya ortak yapımı “Üç Veda” (Tre Ciotole) filmi de festivalin ruhuna yakışır nitelikteydi. İspanyol yönetmen Isabel Coixet imzalı film, ayrılık/terk ediliş, hastalık ve yaşama tutunma/ölüme hazırlık temaları çerçevesinde, duygusal yoğunluğu yüksek bir çalışmaydı. Lisede beden öğretmenliği yapan orta yaşlardaki Marta’nın, kendi restoranını işleten başarılı şef sevgilisi tarafından terk edilişi ve sonrasında yaşananlar, dramatik malzemeyi bol gözyaşı hedeflemeden, karakterlerin iç dünyalarına önem vererek aktarılıyordu. Ayrılığı ve ölümcül hastalığı yalnızca bir kopuş ve içe kapanma olarak değil, insanın geçmişi, en yakınları ve geleceğiyle ilgili bir kırılma noktası olarak ele alan film, sıradan melodramların çok ötesine geçen varoluşsal bir derinlik sunuyordu. Marta’nın sessiz acısı, etkileyiciydi gerçekten. “Üç Veda”yı festival programındaki gösterimlerinde de izlemek mümkün.
