Yeni nesil tam bağımsızlık
Günümüz dünya konjonktürü, liberal ezberlerin ve küreselleşme maskesinin döküldüğü sert bir gerçekliği insanlığın önüne koymaktadır. Yüzyıllardır ulus devletleri boyunduruk altına almak için askeri fetihleri ve tank paletlerini kullanan emperyalist merkezler, bugün çok daha az maliyetli ancak yıkım gücü yüksek olan hibrit yöntemlere başvurmaktadır. Milyar dolarlık savaş uçaklarının yerini artık laboratuvarda üretilen biyolojik ajanlar, tarlaları esir alan hibrit tohumlar, hayvancılığı tasfiye etmeyi amaçlayan yapay et dayatmaları ve tek bir tuşla altyapıyı felç edebilen siber silahlar almaktadır. Bu yeni dönem, düşük maliyetli ama yüksek tahrip gücüne sahip bir ‘ucuz ölüm’ çağıdır. Karşımızdaki bu vahşi tabloda cephe, artık sadece sınır boylarında değildir; mutfağımızda, tarlamızda, laboratuvarımızda ve bilgisayar ekranlarımızdadır. Dolayısıyla tam bağımsızlık, sadece askeri bir başarı değil, bir ulusun biyolojik ve ekonomik olarak hayatta kalma mücadelesidir.
Küresel kapitalizmin ‘serbest piyasa’ yalanlarıyla gelişmekte olan ülkeleri üretimsizliğe ve ithalat bağımlılığına sürüklediği dönem artık nihayete ermiştir. Pandemi döneminde sınırların nasıl kapandığını, maske ve ilaç savaşlarının nasıl patlak verdiğini, Ukrayna kriziyle birlikte gıda tedarik zincirlerinin nasıl koptuğunu hep birlikte tecrübe ettik. Bu tecrübeler bize çok net bir ders verdi: Kendi kendine yetemeyen, hayati ihtiyaçlarında dışarıya bağımlı olan bir ülkenin egemenliği sadece kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur.
Bu durumun en somut ve tehlikeli örneğini bugün ekonomik verilerimizde çarpıcı bir biçimde görmekteyiz. Ticaret Bakanlığı verilerine göre, 2026 yılının ilk yarısında dış ticaret açığımız 53,1 milyar dolara ulaşmış durumdadır. Üretimde ithalata bağımlı olan bu çarpık çark, Hazine ve Maliye Bakanlığı kayıtlarında 500 milyar doları aşan brüt dış borç stoku ile birleştiğinde, Türkiye’nin milli kaynaklarını üretime değil, tefeci faizlerine akıtan devasa bir faiz sarmalı yaratmaktadır.
Dolayısıyla Atlantik sisteminin dayattığı ithal ikameci masalları ve bu sıcak paraya dayalı borçlanma ekonomisini kökünden söküp atmak, bugün Türkiye için bir tercih değil, varlık yokluk meselesidir. Üretim Devrimi programı, tam da bu tarihsel esnada önümüzdeki tek çıkış yoludur. Çünkü üretmeyen bir ulus, ne kadar güçlü bir orduya sahip olursa olsun, emperyalizmin yeni nesil görünmez silahları karşısında savunmasız kalacaktır.
AB MASKESİYLE ÇÖKERTİLEN TARIM
Yeni nesil savaşların en sinsi hedefi, insanoğlunun en temel ihtiyacı olan gıdadır. Tarım ve hayvancılık, artık yalnızca bir ekonomik faaliyet alanı veya bir istihdam kapısı olarak görülemez. Bu alanlar doğrudan doğruya en stratejik milli savunma doktrinimizin omurgasıdır. Ancak Türkiye’nin bu can damarı, onlarca yıldır bitmek bilmeyen “Avrupa Birliği üyelik süreçlerine uyum” maskesi altında sistemli bir tasfiyeye uğratılmıştır. AB müktesebatına uyum gerekçesiyle mevzuatımıza sokulan düzenlemeler, milli tarımımızı yabancı tekellerin açık pazarı haline getirmiştir. Bunun en somut hukuksal tezahürü, Türk tarımına vurulan en büyük prangalardan biri olan 5553 sayılı Tohumculuk........
